Translate

Showing posts with label trac. Show all posts
Showing posts with label trac. Show all posts

04 August 2026

FERDİ KINAÇAV (TA3IWR) İLE SÖYLEŞİ

Selim Canbeken (TA2DS) ile yapmış olduğum söyleşiyi yayına hazırlarken, çocukluk arkadaşı ve eski bir TRAC üyesi amatör telsizci olan Ferdi Kınaçav'dan yardım istemiştim. Ferdi Bey büyük bir ilgiyle hem müteveffa Selim Ağabey'in söyleşisini gözden geçirdi, hem de bana aşağıda okuyacağınız söyleşi için zaman ayırdı. Sağlamış olduğu görsel malzemeler de cabası oldu. Kendisine çalışmama katkıları için bir kez daha teşekkür etmek isterim.


Ferdi Kınaçav Kinacav SM0IWR TA3IWR
Ferdi Bey'in ilk TRAC üyelik kartı - 1967. Ferdi KINAÇAV arşivinden


İsterseniz önce Selim Ağabey’in söyleşisinde eksik gördüğünüz birşeyler varsa onları düzelterek veya eklemeler yaparak başlayalım.

Şimdi burada ilk başta söylemek istediğim benim çağrı işaretim yanlış yazılmış. TA3IWR olacak. Benim İsveç'teki çağrı işaretinin SM0IWR'dı. Ben de burada mütekabiliyet kapsamında lisans alırken aynı çağrı işaretini kullanmak istedim. Herkes satmak ister, ben aynısını kullandım [gülüyoruz] TA3IWR oldu. Selim öyle olacağını nasıl olmuş da söylemiş bilmiyorum.

Onu ben yazıyı yazarken bulup düzeltmişimdir, çünkü sanıyorum Selim Ağabey ile konuştuğumuz zaman siz Türkiye'de değildiniz. Bu işaret yoktu sizde. Peki 60'lı yıllarda hangi işareti kullanıyordunuz? Yani Foxtrot Kilo gibi bir işaretiniz var mıydı ?

Evet öyleydi. Herkes isimlerinin baş harflerini kullanıyordu. İşte Selim "SC"kullanıyordu vb. yani orada bir kanun, kural falan yoktu... zaten yasaktı. Şimdi biliyorsunuz Türkiye'ye çağrı işareti olarak Tango Alfa verilmiş, ön ek kesin öyleydi. Ama herhangi bir düzen, herhangi bir kural, kayıt vb. altında olmadığı için herkes kafasına göre son ekleri alıyordu çünkü dünya amatörleri de bilmiyordu yasak olduğunu. Bizimle QSO yapıyorlardı. Bir beklentileri vardı, QSL kartı... çünkü o zaman TA çok nadir, çok nadir bulunan bir işaret. O zaman radyo amatörlüğünün yasak olduğu iki ülke vardı. Birisi Türkiye, diğeri de Arnavutluk. Diğer bütün ülkelerde serbestti. Buna Rusya da [SSCB] dahil. Yani komünist ülke olmasına rağmen orada serbestti, Türkiye'de yasaktı maalesef. İşte biz o günleri yaşadık. Çok zorluklar çektik. Burada yazmışsınız, malzeme bulmakta, bilgi bulmakta çok zorluk çektik. 


TRAC'ın vermiş olduğu operatörlük diploması - 1967.
Gayrıresmi olsa da "Extra Class", bugün Türkiye'deki A Sınıfı sertfikaya denk sayılabilir.
Ferdi Kınaçav arşivinden.


Neyse devam edeyim. [Selim] lise çağlarında falan tanıştık diyor. Doğrudur. Yani daha öncesinde aslında aynı yerde yaşadığımız için tanışıyorduk bir şekilde. Fakat amatörlükle bir ilgimiz yoktu. Sanırım orada şöyle bir şey oldu. Bir gün şey Selim bir kit bulmuş. Transistörlü bir amfi, böyle push pull devreli. O zamanlar da transformatörsüz push pull devre olmuyordu. Transformatörü vardı. Öyle bir amplifikatör. Dedik ki enteresan. Nasıl bir şey transistör? Ben transistörlerin "çocukluk çağını" bilirim. Yani o siyah siyah boyalı OC transistörler falan. Neyse öyle meraklandık işte. Onu yapmaya çalıştık. Yaptık da… Sonrasında işte bilgi aramaya başladık. Ya bunu nereden buluruz, işte radyo nasıl yapılır falan filan. O anlattıkları öyle yani. 

Karaköy'de bir tane yabancı mecmualar satan bir yer vardı vapur iskelesinde. Başka yerde yoktu. Vapur iskelesinde gelen geçen oradan bakardı. Her konuda yabancı dergiler vardı. Biz de o zaman "Le Haut-Parleur" (lö hoparlör) adında bir Fransız dergisi bulduk. Onun içinde de bir takım devreler olurdu. Ama Fransızca bilen yok tabii. Onları çözmeye çalışırdık. Ya bu adamlar ne demek istiyor burada ne yapmış, ne işe yarar falan gibi... kendi kendimize. Pahalıydı da dergiler.

Lise çağlarında iki genç için yabancı dergi almak çok ucuz bir şey değildi herhalde.

Paramız da yoktu, ne yapıp edip bulduk mu bir tane alıyorduk ondan sonra sabah akşam okuyorduk yani "acaba bunun içinde neler var" diye; daha doğrusu “çözmeye” çalışıyorduk. Okumak yanlış kelime. Sonra TRAC ile ilişkimiz olduktan sonra baktık ki orada başka cihazlar var. Birileri bulmuş işte Collins'ler falan.

TRAC'ı da dergisi sayesinde mi buldunuz, yani TRAC dergisini görüp de öyle mi gittiniz ? Yoksa birisi mi bilgi verdi size ?

Tabii. TRAC Dergisi'ni gördük, orada da vardı birtakım bilgiler. Merak ettik "bu amatörlük nedir" diye. Ama bu heves bende çok daha öncesinde başlamıştı. Babam Almanya'dan transistörlü bir radyo getirmişti. O zamanlar radyo falan yok. Kısa dalga da vardı o radyoda. Ben de merakımdan burada neler var diye kısa dalgayı baştan sona tek tek istasyonları dinliyorum. Ondan sonra işte kem küm biraz İngilizce öğrenmeye başladım. O zamanlar bazı istasyonların böyle reklam afişleri yahut da ne bileyim takvim falan gönderdiğini duydum. Ama rapor karşılığı... Ben de bir rapor yazıyordum radyo istasyonuna. Onlar da gönderiyorlardı. Basılı materyal. Gerçekten de geliyordu. Çünkü radyo istasyonları rapor istiyor. Dünyanın nerelerinden ne zaman dinleniyor, nasıl dinleniyor, duyuluyor mu duyulmuyor mu diye. O şekilde rapor yazıyorduk ve Avustralya'dan, ne bileyim Amerika'dan, oradan buradan bana hep işte takvimler, posterler, geliyordu. Hatta o zaman bir postacımız vardı, beni gördü mü uzaktan böyle bağırırdı işte bilmem nereden postan var diye. O zaman yurtdışından posta gelmesi diye bir şey yok ki ! Işte öyle öyle merak sardık dinleye dinleye. Evde bir de osilatör yaptım, onu ayarlıyordum, normal radyoya “beat” yapıp CW sinyalleri dinliyordum.

TRAC'a gitmeden önce yapmış olduğunuz bir şey miydi?

TRAC daha sonra. Bu kısa dalga dinlemeyi daha önce yapmaya başlamıştım. Sonradan işte bu telsiz meselesini falan duyunca dedik bunu nasıl dinleriz acaba. Birileri bize herhalde bir tüyo verdi. Yaptık. Ondan sonra bu sefer normal radyodan dinlemeye başladık. Tabii milimetrik bir ayar yani bütün bunlar [kadranda] dar bir aralıkta yani. Ama gene de o heyecanı veriyordu. Yani o yaşta elimizde başka bir şey yoktu, o şekilde devam etti. Sonra Selim ile çok maceramız olmuştur. Burada yazılanların çoğu doğru.

Yalnız o bahsettiği Şişhane'den önceki dernek lokali neresi orası bilmiyorum tam. Galata kulesinin yakınında bir yerde bir kulüp istasyonu vardı. Oraya ben gittim ama ne zaman başladı, ne zaman bitti? Ben İsveç'ten [bir ziyarete] geldiğimde oraya gitmiştik. Daha sonraları herhalde ilk lokali başka bir yerdeydi, onu hatırlamıyorum. Yani neredeydi? Geçmiş tabii. Ama Kuledibi'ni hatırlıyorum. Elimde çektiğim videolar var, istersen gönderebilirim. Selim'in videosu var, web sitene koyabilirsin.

Çok sevinirim. Selim Ağabey ile biz bu görüşmeyi 2011'de yaptık. O sanıyorum 2014'te vefat etti. Ben bayağı şaşırdım çünkü hiç öyle kötü bir hali yoktu ben en son gördüğümde. Elimde hiçbir görsel materyal hemen hemen yok. O yazıya koyduklarımı internette görürsünüz. Hepsi başkalarından aldığım görseller. Bir tek bana kendisi TRAC'a kayıt formunun fotokopisini vermişti, 1969'daki... Verirseniz çok çok sevinirim.

Burada yazılı olanlar doğru. Ve diğer radyo amatörlerin isimlerini hatırlıyorum çoğunun.


1960'ların sonundaki istasyonuyla Mehmet Kadri Başak (TA1D).
Ferdi Kınaçav arşivinden.

İsmail Bayer'i andınız. O da TRAC'da imiş. Sonrada o da İsveç'e gelmiş anladığım kadarıyla.

Evet o işte. Sanırım Teknik Üniversite'ye başlamıştı ve bir sebepten orayı bırakıp Almanya'ya geldi. Sonra ben onun İsveç'e gelmesine yardımcı oldum. Birlikte o zamanlar İsveç'te çok şeyler yaptık. Daha böyle VHF, UHF el cihazı falan yoktu. Bazı projeler yürüttük, birbirimizden konuşuyorduk, yapıyorduk, tartışıyorduk, işte şöyle mi yapsak falan, evlerimizden oturup kendi aramızda telsizle konuşuyorduk... Ama o zamanlar, yani yurtdışındayken, en önemli mesele Türkiye ile irtibat kurmaktı. Çünkü başka bir imkan yoktu. Yani telefon çok pahalı, zaten internet yok, hiçbir şey yok. Nasıl olup da bilgi alacağız. Tek çare telsiz. İşte Türkiye'de tanıdığımız arkadaşlarla irtibat kurmak için İsveç'te bilhassa anten yapmaya başladık, cihaz aldık vs. ekonomik imkanlar dahilinde, ve Türkiye'deki arkadaşlarla konuşmaya başladık. Tabii onlar için de enteresandı. Onlar bize, biz onlara... Türkiye'de ne oluyor, ne bitiyor? Bu arada işte ben Türkiye'den çıktıktan sonra -1969'dan çıkmıştım- bir takım olaylar olmuştu Türkiye'de. Evimize gelip beni sormuşlar. Bir çok kişinin evine geldiler, cihazlara el konuldu, hepsi toplandı. Bana da gelmişler işte benim için "Almanya'da" falan demişler. "E pek kendisi yok, ya cihazlar?" "Cihazlar da yok" demişler bizimkiler halbuki bir dolapta bir yerde duruyordu herhalde. Cihazlar derken, çok basit şeylerdi. Kendi yaptığım cihazlardı, onlar da bir noktada hurdaya gitti herhalde. Yani olsaydı enteresan olurdu bugün... saklansaydı...

Peki bir şey soracağım, şimdi biraz geriye gidelim. Siz Selim Ağabey ile beraber radyoya merak sardınız. TRAC'ın varlığını öğrendiniz. TRAC'a gittiniz hemen üye olamadınız. Yaş sınırı vardı, ama orada faaliyetlere katılmaya başladınız. Bu böyle herhalde 3-4 sene filan sürdü. Orada ondan sonra siz yurt dışına çıkma kararı aldınız. O zaman liseden veya üniversiteden hemen sonra mı oldu bu yurt dışına gidiş ?

Üniversiteye başladım fakat elektronikle ilgili bir branş değildi, iç mimariye başladım ama ekonomik sıkıntılardan dolayı devam edemedim açıkçası. Yani para sıkıntısından dolayı malzeme alamıyorduk. Okula gidip gelmek, yemek içmek sıkıntıydı. Sonuçta babamın da Almanya'da olması nedeniyle Almanya'ya gitmeye karar verdim. Ama kaçak. Bir izinle gitmedim. Turist olarak gittim.


Bahri Kaçan (TA1BK) ile Münih'teki istasyonunda - 1975. Ferdi Kınaçav arşivinden.



Bahri Kaçan (TA1BK) ile Münih'teki istasyonunda - 1975. Ferdi Kınaçav arşivinden.


Babanız daha önce Almanya'ya işçi olarak çalışmaya mı gitmişti ?

Yok, babam işçi olarak gitmedi. Türkiye'de ticaretle ilgili yani serbest meslekle uğraşan birisiydi. O da işte orada bir iş aramak için gitti. Başka işler yaptı. Ne bileyim işte restoran yöneticiliği gibi. O şekilde kaldı orada. Ama benim iznim olmadığı için tabii kaçak olarak kaldım, bir 3-4 sene vardır.

O süre içinde hiç amatörlük ile ilgilenme şansınız oldu mu?

Olmadı. Elektronikle ilgili bir şeyler yapıyordum ama olmadı. Çünkü izinle kalmıyordum. Yani Almanya'da bir şey yapmak mümkün değildi. İlk defa İsveç'te başladım. Orada sertifika [lisans] aldım. Ama o zamanlar zordu sertifika almak.

Sektörünüz elektronik değil mi? Sizin işiniz, mesleğiniz elektronikle ilgili. Ne yapıyordunuz ? Herhalde İsveç'e gittikten sonra bir eğitim gördünüz bu konuda. Ondan sonra mı geçtiniz ?

Teknik okula gittim yani ilk önce oradaki liseyi yaptım. Tekrardan İsveç'te liseye devam ettim. Akşam kurslarına gittim. Ondan sonra iki sene teknik kurslara gittim. Telekomünikasyon üzerine tabii. O zamanki telekomünikasyon bugünkü gibi değil yani [benzer] dersler vardı elbette ama birçoğu böyle lambalı falan devreler üzerineydi. O eğitimden sonra oradaki radyo amatörlüğü ile tanıştım. Radyo amatörlüğünün bana bütün çalışma hayatımda çok faydası oldu. İnsan tanımamda bu amatörler bana yardımcı oldular, iş bulmamda yardımcı oldular. Yani çok faydasını gördüm radyo amatörlerinin. Bu konuda çalıştığım için çok faydasını gördüm. Hepsi çok yardım ettiler iş konusunda.

İlginç bir şey.

Ama ben de biraz bu konuda becerikli olduğumdan. Aynı mekanda, aynı yerde çalışan İsveçli arkadaşlardan yani iş arkadaşlarımdan daha çok şey biliyordum radyo hakkında. Hatta elektronik hakkında. Onlar iş olarak yapıyorlardı ama benim merakım olduğu için fazlasını biliyordum. O yüzden biraz daha başarılı oldum diyebilirim. Öyleydi.

Ama daha öncesinde bu şekilde Selin'le olan maceram çoktur aslında. Bir tanesini anlatacağım. Evet o zamanlar çok şeyler yaptık birlikte. Tabii ilk başta kendimize bir cihaz bulmamız gerekiyordu. Yani telsiz bulacağız ama nereden bulacağız ? Cemiyette bazı cihazlar vardı, çalışır veya çalışmaz durumda işte eski askeri gemilerden çıkma. Neyse onları gördük ama, ne yapacağız biz ? Mümkün değil bunları bulmak, ayrıyeten, çok pahalı şeyler, para yok bizde. Ne yapalım ? Sonra kimden duyduysak, "Ankara'daki hurdalıklarda bulunuyor" dediler. Ondan sonra dedik ki Selim'le "gidelim Ankara'ya bir bakalım ne buluruz orada". Yaşımız da küçük, 16-17 yaşlarındayız. Bindik bir otobüse kalktık gittik. Bu arada tabii ailelerimizin de haberi yok. Gittik Ankara'ya. İkimizin de üzerinde pardö var. Sonbahar, kış olmak üzere neredeyse. Pardesümüz var ama kıyafetler, ayakkabılar vesaire ince. Tabii Ankara İstanbul'dan daha soğuk. Neyse hurdalıkların nerede olduğunu bilmiyorduk, öğrendik nerede olduğunu, otobüşler gittik. O zamanki otobüsler de... mazallah. İndik. Ankara'da hurdacıları da bulduk. Adamlar anlamıyor ki. Radyonun alüminyum şasesini, metallerini falan söküp gerisini parçalayıp atıyorlar.

Ne arıyorduk biz? Mesela şu büyük kristallerden arıyorduk. Ondan sonra İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma bir veya iki tane, böyle sırtta taşınan cihazlardan... Aradık ve bulduk da. Hatta çalışanını bile bulduk. O zaman "Mark I" çok basit bir cihazdı ama "Mark II" bulduk yani ikinci versiyonu. O da İkinci Dünya Harbinden. Amerikan ordusunun. Bugün internete bakarsan bulursun da var yani hala koleksiyon yapanlarda. Çok enteresan, 7-8 tane lamba vardı içinde. Bilmiyorum belki görmüşsündür. Tüplü cihazdı ama çok küçük yani bir araba aküsünden küçük, öyle bir şey. Zaten akü ile çalışıyordu ve enteresan olan katodu aynı zamanda flamandı. 4,5 V pil bağlıyorduk. O katot ısınıyordu, ısınınca radyo çalışmaya başlıyordu. Ama 7 MHz. 7 MHz de şu kadarcık yani [skalada] bir-iki milimetre içinde dinleniyor. Onlardan bulduk işte, çalıştırdıklarımızdan da bir-iki tane aldık geldik. Sonra işte "yedek lamba alalım belki çalışmaz" dedik. Aradık bulduk, lambalar var, ceplerimizde delik vardı atıyoruz. Cepten şeyin pardesünün dibine...

Bu ayrıntıyı da koyabilir miyim internete ?

Tabii [gülüyoruz]. Pardesünün içine düşüyor ama cepte bir şey yok. Lambalar yürürken şakır şukur ses çıkarıyor. Ama oranın sahibi de yaşlı bir adamdı, ya fark etmedi ya da bizde fazla para olmadığını anladığı için umursamadı. Bir-iki tane daha lamba gösterdik, "bunları da alıyoruz bunlara ne istiyorsun" falan. Üç beş kuruş da ona verdik ama onun belki on tane tane attık cebe yani o şekilde. Paramız olmadığı için tabii... Ama bir-iki tane cihazla döndük. Hem de ne döndük. Öyle bir yağmur yağdı ki iliklerimize kadar ıslandık. Ondan sonra otobüse bindik. Dedik tamam şimdi sabaha kadar hem otururuz hem uyuruz, bir güzel dinleniriz falan. Ama otobüs Ankara'dan çıkmadan kaloriferi bozuldu. "Eyvah" dedik "sabaha ne yapacağız biz? Ayaklarımız sırılsıklam. Onun üstüne üstlük bir de demezler mi "İstanbul yolunu su basmış geçilmiyor. Konya'dan dolaşacağız". Konya'lardan tekrardan İstanbul'a döndük sabaha kadar. Yani bayağı bir eziyet çektik.

Ailelerimiz meraklanmadı mı? Peki ya? Aşağı yukarı 36 saat ortadan kaybolmuşsunuz. Telefon falan da yok.

Ama işte tahmin etmişlerdir. Yani öyle bir delilik yapıyorduk ara sıra. Sonra işte arkasına bir de çıkış yaptık onlara 807 lambalarıyla. Rus malı. İşte sürücü olarak kullanıyorduk vericileri. CW yapıyorduk. Ama yani tabii yine de zevkliydi. Başka da elimizde bir şey yoktu yani. O şekilde bir Bulgar istasyonunu duysak, onlar bizi duysa seviniyorduk yani, o derece.

Yani sonra götürdünüz evlere kurdunuz ve haberleşme yapmaya da başladınız. Kaçak olarak.

Kaçak. Perdeleri çekiyorduk evde. Kapatıp ışıkları söndürüyorduk. Ondan sonra kulaklıkları takıp orada evden çalışıyordum. Hatta bir tane fotoğrafım var öyle çalışırken.

Anten olarak ne kullanıyordunuz ? Yani antenler böyle biraz gizli saklı bir vaziyette miydi ?

Sadece bir direkt tel yani koaks falan kullanmıyorduk. Bildiğin bir tel. Yani bir yerinden işte bağlayıp aşağı indiriyorduk. Onu da çıkışına yaptığımız bobine bağlıyorduk. Ondan sonra neon lamba ile ayarını yapıyorduk ve çalışıyorduk. Ama tabii bütün dünya alem bozuyordu yani her şeyi.

Her tarafa gidiyordu, herhalde.

Bozuyordu ve [güvenlik güçleri de] bizi de biliyorlardı... Hepimizi tanıyorlardı, ama seslerini çıkarmıyorlardı. Dinliyorlardı bizi. Ne yaptığımızı biliyorlardı ama sesini çıkartmadı kimse yani bu konuda. Tabii böyle olunca biraz bir şeyler öğrenince dedik ki "Ya belki para kazanırız bu işten, haydi bir iş yapalım". Transistörlü radyolar çıkınca, dedik "biz böyle elde taşınan radyo yapalım, ondan sonra çevredeki inşaatlar falan var, onlara satarız". Kısa dalgadan polis radyosu falan dinliyorlardı. Nitekim birkaç tane sattık öyle. Ama zor işti. Neden? Çünkü adamlar şikayet ediyorlardı. Çekmiyor...bilmem ne yapıyor... vs. Uğraştırıyorlardı bizi yani. Ama işte o hevesle biz de uğraşıyorduk. Selim bu radyo amatörlüğüne çok verdi kendini. Nasıl diyeyim, sosyal hayattan ya da iş hayatından önde geliyordu onun için amatörlük. Ben ne yalan söyleyeyim o kadar önemsemedim. Çünkü ben zaten pek fazla öyle diploma meraklısı değildim. Gece yarılarına kadar hani bir ülke bekleyip QSO yapmak için uğraşmıyorum, o kadarını yapmıyorum. Konstrüksiyon yapmayı seviyordum, dizayn yapmayı seviyordum layout yapmayı seviyordum. Birtakım değişik elektronik devreler deniyordum. Çok şeyler yaptım bugüne kadar. Bir şey olsun yahut da başka bir şey olsun. Ondan sonra çok dizayn yaptım, dijital şeyler falan. Ama Selim öyle değildi yani. Para kazanmak için televizyon tamir ediyordu, telsiz tamir ediyordu falan. Dükkanı vardı işte Küçükyalı'da.


Ferdi Kınaçav'ın 1995 yılındaki Türkiye ziyareti sırasında Selim Canbeken'in (TA2DS) atölyesinde çekilmiş olan bir fotoğraf. Sağda Halil İbrahim Akkaya (TA2BD). Ferdi Kınaçav arşivinden.

Ferdi Kınaçav'ın 1995 yılındaki Türkiye ziyareti sırasında Selim Canbeken'in (TA2DS) atölyesinde çekilmiş olan bir fotoğraf. Soldan sağa Mehmet Kadri Başak (TA1D), Ferdi Kınaçav (TA3IWR), Selim Canbeken (TA2DS), Ali Boğaçhan Gülen (TA2LM). Ferdi Kınaçav arşivinden.


Söyleşide Adapazarı'ndan bahsediyor. Sonrasında babası, annesi Adapazarı'na taşındılar. O da mecburen taşındı ama neredeyse iki günde bir İstanbul'a gelirdi. Geldiğimde de bana gelirdi. Ondan sonra derdi "ya gel gidelim kulübe gidelim ya da bir şeyler yapalım" falan diye. Buluşurduk ama hep diyordum "Yahu nasıl bu kadar katlanabiliyorsun? Yani o kadar yolu geliyorsun İstanbul'a... Bütün gün geziyorsun..." Oraya buraya gidiyoruz. Akşama evine dönüyordu.

Amatörlük onun hayatındaki herhalde her şeyden daha önemliymiş herhalde. Contest konusu mesela. Yani öyle konularda hırsı vardı diye hatırlıyorum ben.

"Az kaldı, DXCC diplomasını alacağım" diyordu. Alsan ne olacak? Kaç senedir uğraşıyorsun. Yani alt tarafı bir diploma. Ben zevk için konuşuyordum. Yani çok nadir QSO'larım da olmuştur ama öyle diploma için hiç uğraşmadım. Yani contesti de sevmem. Yani öyle stres içerisinde, hani şu kadar falan, bu kadar puan toplayacağım diye. Yani daha çok işte dediğim gibi herhangi bir şey yapıp onu denemeyi, testini, yapmayı falan severim. Hala da öyleyim. Sohbet etmeyi severim bak telsizde yani tanıdığım insanlarla sohbet etmeyi severim. Ama öyle stres içerisinde falan... hatta bazen pile-up olur falan. Saatlerce çağırırsın... onu da yapmam yani. Birkaç kez çağırırım, duydu, duydu. Duymadı, ne yapalım yani önemli değil diye geçerim yani.

Zaman zaman tabii ki radyodan uzaklaştım. Çeşitli nedenlerden dolayı aile, çoluk çocuk, şu bu falan derken sonra tekrar bir heves geliyor, tekrar başlıyor. Üç beş kez oldu böyle. Türkiye'ye gelince gene bir heveslendim. Yani dedim "buradaki çocuklarla, arkadaşlarla bir samimiyet kurarız, yaparız falan". Ama hiç öyle olmadı. Beklediğim gibi olmadı yani. Dediğim gibi hani amatörlük de çok değişti ama bizim için amatörlük o zamanlar Avrupa'dan Türkiye ile irtibat kurabilmek için tek yoldu. O zaman bilgi almak için.


Ferdi Kınaçav'ın 1995 yılındaki Türkiye ziyareti sırasında  TRAC İstanbul şubesinde çekilmiş olan bir fotoğraf. Soldan sağa Halil
İbrahim Akkaya (TA2DB), Selim Canbeken (TA2DS), Ferdi Kınaçav (TA3IWR), Bahri Kaçan (TA2BK), Tahir Songelen (TA1BJ). Ferdi Kınaçav arşivinden.



Ferdi Kınaçav'ın 1995 yılındaki Türkiye ziyareti sırasında TRAC İstanbul şubesinde çekilmiş olan bir fotoğraf. Sol ön planda Ercan Tuzcular (TA1L), orta geride Ferdi Kınaçav. Ferdi Kınaçav arşivinden.



Aynı ziyaret sırasında Bahri Kaçan'ın istasyonunda. Ferdi Kınaçav arşivinden.

İsveç'te bir istasyon kurdunuz o zaman. Türkiye'de kimlerle görüşüyordunuz ve mesela bunu hep CW olarak mı yapıyordunuz?

Yok. Ses olarak da yapıyorduk ama o tabii 70'lerden sonra. O zamanlar Türkiye'deki arkadaşlar da bir yerlerden buldular SSB cihazlar falan. Mesela TA1D, şu anda Antalya'da kendisi. Ondan sonra İsmail vardı. Diğer birkaç kişi vefat etti. Ondan sonra Kamuran vardı mesela, Kamuran vefat etti. Yani dediğim gibi o günlerdeki lezzet yok radyo amatörlüğünde. O zaman bir anten yapıyorduk, bir çıkış katı yapıyorduk. Onun testini yapmak, işte onu çalıştırmak... yani çok tehlikeli işler de yaptık. Yani çok defalar da çarpıldık mesela. Neler olmadı ki?

Ama beni Avrupa'ya iten, birincis tabii ekonomik sıkıntılardı. İkincisi de, "ben bir yerde çalışayım" dedim bir yaz tatilinde. Radyo merakımız var ya, onunla ilgili bir iş buldum. Neyse Eminönü'nde bir yer vardı, adamın biri radyo üretiyor, normal orta dalga, kısa dalga falan öyle bir radyo üretiyor. Ama çok basit. Baskı plaket falan da yok yani öyle. Bulmuş orada beş tane çocuk onlara yaptırtıyor. İşte örnek koymuş onlar gibi yapacaksınız diye. Bana pek uymadı ama dedim ki "dur bir deneyeyim". Ama çok da berbat bir mekan. Eski bir evde işte, çalışıyorlar. Neyse üç-beş hafta gittim geldim falan ama dünya kadar yol parası veriyorum. Kurtarmıyor aslında. Sonrasında "ben devam edemeyeceğim, çalıştığım kadar ücretimi ver, ben gideyim." Adam işte "yarın, öbür gün", bilmem kaç defa gittim geldim üç beş kuruş için. "Lanet olsun böyle işlerde çalışılmaz" dedim. O da bir faktör yani. Hala da öyle. Yani Türkiye'de insanları köle gibi kullanıyorlar. Özel sektörde öyle. Avrupa'da farklı, işte ne bileyim İsveç'te bambaşkaydı. Benim çok iyi bir iş hayatım oldu. Ben Motorola'da çalıştım. Sonra imalat yapan bir firma vardı, orada konstrüksiyon hattında çalıştım. Ondan sonra Anritsu diye ölçü aleti üreten bir firma var. Orada çalıştım işte kalibrasyon yazılımı yaptım. Yani iyi yerlerde çalıştım. Yani iş yerimde rahattım hem de bir sürü yer gezdik gördük işe giderken. Yani iş hayatım iyiydi ama tabii her şey bir yere kadar. Yaş ilerleyince emekli olduk. Ama emekli olunca da oralarda pek tadı olmuyor. Yani burada daha iyi geçiyor günler, Daha istediğim gibi yaşıyorum. O yüzden Türkiye'ye geldik.


1990'ların sonunda Ferdi Bey İsveç'teki istasyon-atölyesinde. Ferdi Kınaçav arşivinden.

Burada ufak bir atölyem var. Uğraşıp duruyorum işte antenlerle. Onu da yaptım bunu da yaptım ama bir süre kullandım, kaldırdım kenara. Yani şu anda bu cihazların hepsini sattım. Pek konuşacak birisi yok. Konuşsan da konuşacak mevzu yok. O yüzden hepsini sattım.

Burada [Montrea] da öyle. Çevrimler dışında röle frekanslarında hiç ses yok. Ben artık açmıyorum cihazı çünkü hiç kimse mandala basmıyor.

Burada mesela karşımızda Midilli var. Oradan çağrı yap, bir tanesi cevap vermiyor. Yani ne Türkçe konuşabiliyorlar, ne biz Yunanca biliyoruz. İngilizce bilen de pek yok. Yani bilmiyorum. O konu benim için kapandı. İşte bu uydu meselesi de bir yerde aynı. Çünkü o da bir nevi öyle yani. Tamam, yani dünyanın yarısını kapsıyor. Yani Brezilya'dan Çin'e kadar bir kapsama alanı var. Enteresan, ilk başlarda enteresan hoştu ama yani içerik olarak pek bir şey vermiyor. Yani ben kısa dalgayı daha çok seviyorum.

Bilmiyorum hiç yaptınız mı ama yani FT8 falan var. Ben mesela onları biraz yaptım. Şöyle geliyor bana: Ben bir bilgisayara bağlıyorum cihazı, bilgisayar başka bir bilgisayarla temas kuruyor, log düşüyor oraya. Akşam eve geliyorum diyorum ki "bugün 100 tane QSO olmuş". Adam diyor ki "FT8 ile Antarktika ile görüştüm"... Yahu zaten o modu adamlar gürültünün içinden işareti ayırabilmek için tasarlamış. Sen 1 Watt, 2 Watt olman gereken yerde 100 W çıkıyorsun ve "Bugün Avustralya çalıştım!" diyorsun. Herhalde çalışırsın, sen çalışmayacaksın da ben mi çalışacağım o güçle ?

O amatör radyo değil aslında. Amatör radyo temelde herkesin kendi imkanlarıyla ürettiği işte telsiz vericisi, alıcısı, anteniyle vs. bir irtibat kurmak; o cihazları test etmek, bir şey yapmak. Ama şimdi herkes hazır cihazı alıp koyuyor, açıyor ve bütün dünya elinin altında... Tamam kullanırsın da... Mesela DMR var, işte gruplar var vb. kuruyorsun işte. Yok yok şunlar bunlar. Yani bu radyo değil ki yani aç telefonu konuş, aynı şey.

Zaten veriler ağdan geçiyor, öbür taraftan çıkıyor. Yani o zaman radyoyu da ortadan kaldırmış oluyorsunuz.

Çalışan bir sistem, icabında kullanılır. Belki afet gibi durumlarda lazım olur mesela. Ama amatörlük olarak bana da çok güzel gelmiyor.

Ben de sizin yaptığınız gibi yani kendi kendime projeler yapıyorum, yani inşa ediyorum, restorasyon yapıyorum. Yani eski cihazları onarıyorum, çalışır hale getiriyorum, sonra koyuyorum kenara bir şey olmuyor gerçi ama...

Olsun, o bile daha enteresan. En azından bir sorun çözmek bir şey.

Peki bir şey soracağım şimdi siz 1969'da Türkiye'den ayrılınca amatörlüğü bıraktınız, herhalde 1973-1974'te İsveç'e geçtiniz. Orada lisans sahibi oldunuz. Mesela radyo amatörlüğü gibi bir konuya toplumun bakışı anlamında İsveç ile Türkiye arasında nasıl farklar vardı? Neler gözlemlediniz ? Mesela radyo amatörlüğü deyince İsveç'teki insanların tepkisi, ilgisi anlamında Türkiye'ye kıyasla ne farklar vardı sizce?

İlk başta tabii imkanlar olarak fark vardı. Orada radyo amatörlüğü yapmak isteyen birisi malzeme bulabiliyordu, ticari markaların hazır cihazları vardı. Tabii pahalıydı, benim o zamanlar yeni cihaz alacak bir durumum yoktu. Bir hobiye ayırmak için ciddi miktarlardı. Bir Yaesu FT-101'im vardı,çıkış katı lambalı. Daha yeni modelleri vardı, dijital göstergeli falan, benimki analogdu.

Fakat amatörlük anlamında merakı olanlar aşağı yukarı aynı oluyor. Ben ne kadar meraklıysam onlar da o kadar meraklıydı radyoya, telsize veya iletişime, ama daha düzenli, daha kayıt altında tabii. Daha ciddi diyeyim. Yani o zamanlar lisans almak hiç de kolay değildi. Mesela ben imtihana girdim. Çok fazla hata kabul etmiyorlardı. Bir de ben [mors sınavına] İsveç alfabesi ile girdim. Onlarda 3-5 tane değişik harf vardır. Hatta sınava bir askeri bölgede girmiştim, orada yapıyorlardı, bayağı da gerilmiştim. Zorlandım ama aldım. İki sene CW kullanmak zorundaydım. SSB çalışamıyordum.

İlk iki sene öyle geçti. Ondan sonra SSB sertifikası aldım. Dediğim gibi o zamanlar da Türkiye ile irtibatlı olduğu için SSB olarak bilgi alıyorduk, durumlar nasıl falan diye. Yani Türk televizyonunu, medyasını görmüyorsun. Hiçbir şey yok. Telefon çok pahalı. Ancak o şekilde bilgi alıyorduk. Öyle imkanı olmayanların zaten hiçbir şeyden haberi yoktu. Yaz gelip de işte Türkiye'ye gittiğimizde şaşırıyorduk, neler olmuş, neler değişmiş diye.

TRT'nin kısa dalga yayınlarını filan dinlemek mümkün değil miydi? O zaman da vardı sanırım TRT Türkiye'nin Sesi.

Polis Radyosu duyuluyordu Avrupa'da. En çok onu dinliyorduk. Hala da var Polis Radyosu. Kısa dalgada, 10 metrede vardı, 15 metrede falan vardı. Ankara'dan yayın yapıyordu. Halk müziği çalıyordu, işte türküler vb. Tabii Avrupa'da çalışan işçilerin hoşlarına gidiyordu. Babamın bir dükkanda çalışıyordu Almanya'dayken, "export-import" dükkanı diye. Berlin'de. Bizim çalışanların radyo alırken ilk sordukları şey "Ankara Polis Radyosu'nu çekiyor mu?" olurdu. "Bir bakalım çekiyor mu?" İşte biz de arayıp buluyorduk. Bayağı bir zorlanıyorduk.

Sonra 1980 oldu. Birden bütün telsiz trafiği sustu mu Türkiye'de? Yani görüşemediğimiz bir aralık oldu mu darbe falan yapıldıktan sonra? 

80'den sonra [bir ara] sustu bizim istasyonlar. Ama darbeden dolayı bizimle telsiz trafiği kesildi mi, pek hatırlamıyorum. Belki o aralar ben de bir ara vermiş olabilirim. Birkaç defa ara verdim çeşitli nedenlerden dolayı. 80'lerde birkaç sene çalışmadım.

Şunu sorayım: Bu eski telsiz kanunu çok kısıtlayıcı bir kanun imiş. Siz onları yaşamışsınız mesela. Bu liberal bir kanun olsaydı, Türkiye'de amatör telsizciliği rahat bırakan ya da en azından Sovyetler kadar olmasına izin veren, Türkiye'de mesela elektronik haberleşme sanayinin gelişmesine bir katkısı olur muydu bunun? Yani insanlar heves edeceği için, önleri açılacağı için...

Çok muazzam katkısı olurdu. Bu yasaklar Türkiye'yi çok geride bıraktı. Bakın o zamanlar bir malzeme arıyorduk. Bir telsiz yapmak için, belki basit bir çıkış katı yapmak için... Piyasada hiçbir şey bulunmuyordu. Yüksek voltajlı kondansatörler bulunmuyordu. Yüksek voltaj transformatörü bulamıyorduk. Hiçbir şey bulunmuyordu. Çekoslovak malı kocaman kocaman kocaman karbon dirençler bulunuyordu. Zaten Türkiye'de yapan yoktu işte. Ne bileyim anahtarlar, bilmem neler falan o tür şeyler bulunuyordu ama en önemli şeyler yoktu. Onları nerede buluyorduk? Ankara'daki hurdalıkta... Arada gidip karıştırıp yüksek voltajlı kondansatörler buluyorduk. Ben en son gittiğimde Ankara'ya... Ne zamandı? 1980'li, 1990'lı yıllarda Ankara'ya gittim ve hurdalığa da uğradım. Bir bavul dolusu seramik kondansatör, büyük bir yüksek voltaj kondansatörlerinden getirdim [İsveç'e].

Hiç şaşırmadım. Hala ben de topluyorum.

Kimisi kırıktı, tamir ettim falan. Dedim ya "bunların hepsi bana yaramaz". Bir tane uzaktan kumandalı vertikal yaptım. Ama sonra hiçbiri bana lazım değil artık. Yani ne yapacağım ben bunları? İsveç'te onları sattım vallahi ekmek peynir gibi de sattı.

Eski malzeme, bulunmuyor artık onların hiçbiri. Yani insanların elektroniğe ilgisi artmış olsaydı, en azından Türkiye'de bir sürü şeyin yerli radyo, televizyon, bilgisayar... elektronik endüstrisinin gelişmesine katkısı olurdu.

Hala aynı. Hala sıkıntılar var. Şimdi mesela ithal elektronik ithalatını 30 dolara hatta 30 da değil, çok düşük bir şey miktara indirdiler, bir şey alınamıyor. Bugün o Katar uydusu için bir sistem kurmaya kalksan bir tane geniş bant kuvvetlendirici alamıyorsun mesela. Yani sipariş veremiyorsun ondan sonra Türkiye'ye girişi yasak veyahut da gümrük vergisi var. Ancak işte kaçak yollardan getirirsen birisi getirecek. Ben buraya cihaz getirdim. El koyduğu gümrük... küçücük bir cihaz. "Nesi var ki bunun el koyacak?" dedim. Yasa çıktı dediler. Aylarca uğraştım. Ondan sonra yemin ettim. "Tutun burada ben tekrardan İsveç'e gideceğim, giderken de götüreceğim" dedim. Çok uğraştırdılar ama sonunda işte aldım cihazı geriye gittim İsveç'e götürdüm.

Ama sizin şahsi cihazınız amatör olarak siz pasaportunuza kayıt ettirip girip çıkabilirsiniz.

Zaten burada ben işte bu mütekabiliyet karşılığında hani lisans alacağım zaman bir sene oyaladılar beni, bir yıl oyaladılar, iki ay geçiyor, üç ay soruyorum ne oldu diyorlar. Müdür değişti, memur değişti, o değişti,bu değişti...

Bilmedikleri için o işi yapmaya cesaret edemiyordı belki.

Bilmiyorlar. Mevzuatı bilmiyorlar. Amatör radyo nedir bilmiyorlar.

Evet anlıyorum. Ben şimdi saate bakıyorum, orada 11'i çeyrek geçiyor. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Dediğim gibi yani o zaman imkansızlıklar, kısıtlamalar, malzeme sıkıntıları, can sıkıntıları hepsi engeldi yani. Ancak tabii örneğin mors alfabesini öğrenmek için bir engel değildi bizim için. Yasak değildi sonuçta Mors öğrenmek. Okulda mors alfabesiyle kopya çektiğimi bilirim. Mors alfabesi ile kopya yazdım öğretmen okuyamasın diye. Yani ne olduğunu anlamadım ya görse de anlamaz yani [gülüyoruz] Ve çalıştım, o zaman çok çalıştım işte QSL kartı şu bu falan. Ama ne bileyim yani hep çekinerek, korkarak.

O çekinme duygusunu İsveç'te yaşadınız mı peki ?

Yok, orada öyle bir şey yok. Çok rahattım ben ne bileyim her yerde mobil çalıştım. Orada bir sıkıntı şuydu, İsveç'te başlangıçta en azından komşular TVI'dan muzdaripti. Yani televizyonda enterferans. Birazcık çıtırtı olsa hemen kapıyı çalarlardı. Neler yaptım ben engellemek için. Ama bu çok zor bir şey. Yani böyle amplifier falan hayal. Kullandım ama altüst ediyor her şeyi. Böyle zorluklar vardı. Onun dışında, hep müstakil bir evde otursam da istediğim gibi anten kursam kuralım istedim.


Oğluyla İsveç'te, 1977. Ferdi Kınaçav arşivinden.

Şimdi aşağı yukarı öyle bir yerdeyim. Yani bahçeme istesem direk dikerim ama aynı heves kalmadı. Bilmiyorum, hala meraklıyım, bekliyorum bakayım bir ortam oluşsun da en azından en azından dinlemek istiyorum. Bir de şu var CW dinleyip biraz zihnimi zinde tutmak için, dinleyip konuşulanları anlamak, yazmak... Biraz da zihin jimnastiği olsun diyerekten yapmak istiyorum böyle bir şey. Ses modlarını dinlemekten çok daha iyi bir şey beyin jimnastiği.


01 July 2026

SELİM CANBEKEN (TA2DS) İLE SÖYLEŞİ

 

Anımsayabildiğim kadarıyla rahmetli Selim Ağabey ile Aralık 2011'de buluşmuş ve aşağıda okuyacağınız söyleşiyi gerçekleştirmiştik. Ne yazık ki kendisiyle bir daha da görüşmek fırsatım olmadı. Bu son karşılaşmamızdan üç yıl sonra geçirdiği rahatsızlığın sonucu aramızdan ayrıldı. 1998’de tanışmıştık. Küçükyalı’da  tren istasyonuna yakın bir pasajda televizyon, radyo vb. tamiri yaptığı atölyesine gitmiştim. Ne yalan söyleyeyim, benim gibi taze amatörleri küçümsermiş gibi bir havası vardı. Bunun doğru olmadığını çok sonra anladım. Selim Ağabey, bizlerin aksine bilgiye, malzemeye ulaşmanın çok zor olduğu dönemlerde amatör olmuş, 3222 sayılı kanun gibi bizim bugün takılmadığımız engellerle boğuşmuş, kendisini geliştirmek için çok çaba göstermişti. Okuyacağınız gib amatör telsiziclik hem özel, hem de iş yaşamında belirleyici olmuştu. Dünya çapında amatörlük üzerinden kurulmuş bir dostluk ağı vardı. Bu nedenle biraz seçkinciydi: Amatörlük, bir lonca gibi, usta-çırak ilişkisi içinde belli aşamalardan geçilerek gelinen bir konumdu onun için. “Selim Ağabey bizi de alsana contest ekibine” deyince “gelin tabii, küllükleri boşaltacak adam lazım” derdi, biz de kızardık. Ne yalan söyleyeyim, bugün sosyal medyada, İnternet forumlarında, hatta frekanslarda tanık olduğum bazı konuşmaları, tavırları düşününce “haklıymış” demekten kendimi alamıyorum. “Lisans almakla amatör olunmuyor”muş.


Selim Ağabey ne zaman başladın sen amatörlüğe, tanışman nasıl oldu?

Lise çağlarında işte benim komşum Ferdi[Kınaçav, TA3IWR] arkadaşız, Bağdat Caddesi, Çınardibi'nde [Erenköy ile Kantarcı arası] oturuyoruz o zamanlar. O Marmara Koleji'nde ben Haydarpaşa Lisesi'nde. Sinemaya vesaire gidiyoruz Cumartesi günleri... törenlerden kaçıp böyle... Iskelede, Kadıköy İskelesi miydi, Karaköy mü, gazete bayiinde bir mecmua gördük: TRAC. Allah Allah.. Nedir diye baktık hoşumuza gitti. Radyo yapıyor, bilmem ne yapıyor... İki diyot, bir kondansatör, bir kulaklık, demire bağlıyorsun... Radyo dinliyorsun. Arman Şapçı'nındı galiba, 4 transistörlü bir radyo projesi. Böyle bir yapalım dedik falan ama baktık olacak gibi değil. Yavaş yavaş Cemiyete [gitmeye] başladık, o zamanlar Şişhane'deydi. [durup düşünüyor] Ama aslında Şişhane de değildi. Benim ilk Cemiyetten haberdar olduğum zaman Taksim'de, Tarlabaşı'ndaydı. Tam karşısında Bedii Bey'in muayenehanesi vardı. Ondan sonra Şişhane başladı. Frej Apartmanı, meşhur. Tahmin ediyorum 16 yaş falandı işte bizim yaşlarımız, arkadaşım belki benden daha da gençti. İki yaş fark vardı aramızda. Gidiyorduk geliyorduk ama 18 yaşın altında üye olamıyoruz. Dolayısıyla 1964 senesi heralde. Çünkü 1966'da üye oldum, 1966 Mart bak yazıyor burada da [üyelik kaydının fotokopisini getirmiş, gösteriyor]. Bu arada işte rahmetli Dündar Ağabey, Dündar Sabis, TA1DS. Kimler vardı o zamanlar? Bahri Ağabey vardı tabii. Çalışan insanlarmış [çalışan derken iki yönlü haberleşmeyi kastediyor]. Bizim haberimiz yok tabii. Gizli saklı falan. Bir müddet sonra biz de uyandık, aa dedik, verici falan. Bizim nesil, Kamuran Topakoğlu... Nuri Çıtakoğlu...[o zamanki çağrı işaretleriyle] TA1NC, TA1KT...TA1SK, Selim Kanbeas, Musevi bir arkadaştı, sonra İsrail'e gitti, sesi çıkmadı bir daha. TA2FK, Ferdi Kınaçav. TA1IB, İsmail Bayer. Halen İsveç'te...Ferdi de İsveç'te. Uydu alıcısı vb. yapıyordu Ismail bir ara [1983 öncesi çağrı işaretleri ile sayıyor].


TA2DS Selim Canbeken TRAC Üyelik Başvurusu 1966
Selim Canbeken'in TRAC'a 1966'da yaptığı üyelik başvurusu.
Sayfanın altında da kabul kararı var. İmzalara dikkat.
Çağlar Akgüngör arşivinden.



Hatta birkaç yıl önce bir gün HF’te dinliyorum. Birisi ıslık çalıyor... Ne oluyor ne bitiyor diye dinliyorum. Cihaz test ediyor adam. Bir baktım, bir çağrı işareti... SM5KAI. "Aa bu bizim İsmail"; "İsmail duyuyor musun?" dedim. Cevap verdi. "Kiminle görüşüyorum?" diye sordu. "Benim, Selim, İstanbul'dan, böyle böyle". Merhabaydı, şuydu buydu..." Lambalı bir cihazı varmış, Collins galiba. Evde kimse yokken çıkarmış yatağın altından antene bağlamış denemek için."Seneler sonra ilk defa duyuyorum" dedi. Müsaade yokmuş eşinden amatörlük yapmasına. Emir büyük yerden! [gülüyoruz]

[Bu arada bulunduğumuz esnaf lokantasının sahibi benim çayımı tazeliyor ve Selim Ağabey'e de tekrardan çay almak isteyip istemediğini soruyor. O da "evet" demekle birlikte ekliyor: "Yalnız, baktığın zaman arkası gözükmeyecek benimkinin." Tanımayanlar için not düşeyim, Selim Ağabey hem çay hem de sigara tiryakisiydi]

Eskilerden bir de Veysel Güleryüz vardı. Bunlarla yaşıt sayılırız. Avni Morgül, Arman Şapçı... Bedii Bey'i falan söylemeye gerek yok tabii. Ayrıca amatörlük yapmayan fakat dernekte görev alan Cahit Aktemur gibi kişiler vardı. Yönetim Kurulu üyesi, sayman gibi. Ama gönülden bağlı kişilerdi, TRAC'ı ayakta tutan. Bizim Ferdi'yle 2,5 Lira haftalığımız vardı. Hafta sonları giderdik Şişhane'deki binaya. Cahit Bey'e 2,5 Lirayı verirdik. İşte herkes de birşeyler verirdi bizim gibi. Toplanırdı o paralar, sonra giderdik Cağaloğlu'nda bir yerlerden yeni mecmuayı alırdık. Cemiyete getirirdik. Orada gideceği yere göre ayırır, sonra da dağıtırdık bayiilere. Yeni mecmuayı bırakıp satılmayanları alırdık. Eski sayılardan sipariş varsa onları alırdık. Tahsilatı falan da yapardık, sonra dönüp yine cemiyete gelirdik. Ondan sonra 2,5 Liralarımızı veriyorlardı geriye. Kim ne bıraktıysa oradan o parayı alıyordu. Cemiyeti böyle ayakta tutuyorduk.

İşte o zamanın şartları böyle şeyler. Mesela Selim dediğim arkadaş... Yarışmaya girmek istediler falan. Cemiyette yukarıya antenler kuruldu. Cihazlar böyle üflesen yıkılacak şekilde uzay montajı lambalı cihazlar. O zaman SSB falan hak getire... CW hep. CW'yu da biz Ferdi ile birbirimize öğrettik aslında. Nokta. Çizgi çizgi çiziyor. Alfabeye bakıyor. Oradan şey yapıyor. Onların altına harfleri yazıyor. Bakıyorsun ha işte bak şunu demiş bilmem ne. Ona cevap olarak şey yazıyorsun. Nokta, çizgi çizgi çeviriyorsun. Öteki de yollamaya başlıyor. Oradan geliyor. Böyle gitti yani böyle başladık. Öğrendik tabii sonunda.

1966-1967. Ben Adapazarı’ndayım o zamanlar. Geliyorum. Kapıyı çalıyorum falan, tık yok. İçeriden ses gelmiyor ama biliyorum içeride olduklarını, çıt yok. Sonra zille "CQ" çekiyorum, çat, kapı açılıyor! Güzel günlerdi herkes birbirini sever sayardı. Öyle itiş kakış bilmem yok. Birlik beraberlik vardı yani şimdiki gibi böyle o onu çekemiyor öteki onun kuyusunu kazıyor bilmem ne. Doğru olmayan şeyleri savunuyor. Yalan yanlış bilgileri yayıyor. O kadar değişik şeylerle karşılaşıyorsun ki. Suya sabuna dokunmadan bir şeyler söylesen, düzeltmeye kalksan, seni yanlış anlıyorlar. Aleyhinde senaryolar diziliyor, bilmem ne oluyor.

Tekrar başa döneyim, bu dergiyi gördünüz, hoşunuza gitti. Merak ettiniz Cemiyete gittiniz.

Tabii, adres olduğu için kolay oldu.


TRAC Dergisi Broşürü 1969
TRAC Dergisi'nin tanıtım broşürü, ön kapak (1969).
Çağlar Akgüngör arşivinden.




TRAC Dergisi Broşürü 1969 Sayfa 2
TRAC Dergisi'nin tanıtım broşürü, iç sayfa 1969).
Çağlar Akgüngör arşivinden.



TRAC Dergisi Broşürü 1969 Sayfa 3
TRAC Dergisi'nin tanıtım broşürü, arka kapak (1969).
Çağlar Akgüngör arşivinden.


Peki, ikinizin herhangi bir teknik temeli ya da elektonikle uğraşmışlığı var mıydı?

Hiçbir şey yok. Çıtadan model uçak yapardık. Kano. Ferdi'yle kano maceramız vardır.Çıtadan, bezden. Çınardibi'nden, yani Şaşkınbakkal-Erenköy arasından, şimdiki Kadıköy İskelesine kadar gittik.

Nasıl bir kanoymuş, sağlam bir şey yapmışsınız o zaman.

Yani işte bez boya bilmem ne falan... öyle bir şey. Dönüşte Fenerbahçe Burnu'nu bir döndük perişan olduk. Hava bozdu. Yüzerek falan götürmeye başladık. Gittik orada kayalara. Asker yasak kardeşim diyor. Orduevinin alt tarafı imiş meğer orası. Yahu kardeşim boğulacağız işte şöyledir böyledir biraz zor dert anlattık orada biraz dinlendik tekrar yüze yüze döndük.

Haydarpaşa Lisesi dedin. O zaman teknik lise değil miydi orası?

Hayır, Sanat Enstitüsü vardı. Normal, klasik liseydi Hayrdapaşa. Şimdiki Marmara Üniversitesi'nin olduğu bina.

Oradan mı mezun oldun?

Hayır Adapazarı'dan. Liseden. Zaten biz evvelden Adapazarı’ndaydık, babamın iş durumu dolayısıyla. Aslında İstanbulluyum. Yani annem Beylerbeyli, babam Kadıköylü. Kadıköy'de şimdiki Rıhtım Otel'in yanında dedemin evi vardı, onu hatırlıyorum.

Baban ne iş yapıyordu?

İnşaat müteahhidiydi. Devlet işlerinde çalışıyordu. Bolu ve havalisinde epey iş yapmıştır. Mesela Abant'ın ilk köprülerini yapmış. Ben Bolu'ya denk gelmişim. Doğum yerim o nedenle Bolu.

Yani ailende elektronikle uğraşan birisi yoktu?

Hayır, hayır. Tamamen benim teknik konulara olan ilgim, merakım. Bizi ateşleyen TRAC mecmuası oldu zaten. Ferdi de emekli oldu. İsveç'e ilk gittiği zaman Storno'da çalışıyordu. Sonra zannedersem Storno Motorola'ya satıldı.

Ferdi Bey elektronik mühendisi mi oldu yani?

Yok teknisyen. Mühendis olmasına gerek yok zaten değme mühandis eline su dökemez, öyle bir teknisyen.

Onun da meslek hayatında hayatında amatör radyoculuk belirleyici olmuş galiba. TRAC ile karşılaşmamış olsaydı yine elektroniği bir meslek olarak görecek miydi acaba?

Baba mesleği oyuncak imalatıydı. Türkiye'de hemen hemen ilk zannedersem. Buluş Oyuncakları... Tahtakale taraflarındaydı. Babası ondan sonra Almanya'ya gitti. Münih'e yerleşmiş zannedersem. Bildiğim kadarıyla ilk döner yapandır Almanya'da. Döner yapmak için buradan Ferdi'ye haber veriyor. "Oğlum git işte şuradan buradan döner takımı" al vb. Ferdi de döner takımlarını uçağa binip Almanya'ya indiği zaman "Anlat bakalım" diyorlar, "kimi keseceksin?" Döneri anlatıncaya kadar akla karayı seçmiş. O zamanın güvenilir Türkleri falan çağırmışlar polis merkezine, neresiyle artık. Onlar da gelip anlatınca bırakmışlar. Öyle bıçak görmemiş ki adamlar, kılıç gibi [gülüyoruz].

Pekiyi biraz geriye döneyim: 1964, 1965. Cemiyete gittiniz. Nasıl karşıladılar?

Gayet iyi. Hatırladığım kadarıyla herhangi bir ters bir tavır görmedik. "Niye geldiniz? Yaşınız ufak." gibi bir söz eden de olmadı. Ama tatlılıkla "daha henüz üye olamazsınız, iki sene daha beklemeniz lazım" diye anlattılar.

Orada montaj falan yapıyor muydunuz? O tip faaliyetler var mıydı?

Laboratuvarımsı bir şey vardı. Ölçü aleti vs. Kitler geliyor gidiyordu oraya. Laboratuvar aletleri, ölçü aletleri, sinyal jeneretörü. Dışarıdan geliyordu. EICO mesela. EICO'nun sinyal jeneratörü. Heathkit gibi.

Size yardım ediliyor muydu? Yani birşeyler öğretiliyor muydu?

Tabii. Mesela Arman Şapçı’nın yaptığı devrelerin aynısını yapmaya çalışıyorduk falan. Yardım ediyordu bize. O hep transistörlü devreler yapardı, ama biz lambalı devrelerle başladık aslında. Akın Radyo vardı, orada, Selanik Pasajı'nda transistör -varsa- satılıyordu. Meraklıydık, gidiyorduk işte. Mesela şemada işte bilmem kaç mikrofarat, 12 volt kondansatör diyor. Piyasaya yeni gelmiş taze kondansatör, 16 volt falan diye biz onu almazdık "ya bu olmaz" diye... o zaman için öyle işte "zekamız". Hani 35 volt olsa çok daha iyi aslında ama bu tip böyle şeyleri öğrenmemiz için zaman gerekiyordu. Zaman geçtikçe tecrübe sahibi oldukça öğreniyorsun.

[TRAC'ta karşılaştığınız] kişilerin ekonomik durumu nasıldı? Ne iş yapıyorlardı? Meslekleri neydi?

Mesela Dündar Ağabey (Sabis) elektronik teknisyeniydi. Gemilere servis hizmeti veren bir firmada çalışıyordu. O günlerde gecenin köründe ambar kapağı açıkmış, oraya düşüyor, ondan sonra sakat kaldı zaten uzun seneler. [Dündar Bey'in fotoğraflarda hep bastonlu olduğunu hatırlatıyorum] Evet, ambar kapağından içeri düşmek ne demek. Kuru yük gemisinde. Bedii Bey diş hekimiydi. Bahri Ağabey Almanya'daydı. 1975 senesinde ben Almanya'ya ablamlara gittim. Stuttgart'a. Sonra Münih'e geçtim, oradan da Bedii Bey, Bahri Ağabey ile birlikte Berlin'e gittik. Doğu Almanya'ya da geçtik. Televizyon kulesine çıktık, hani küre şeklinde olan. zamanlar Doğu Berlin'de. Checkpoint Charlie'den geçtik. Batı tarafından, tam Berlin Duvarı'nın yanında oturan bir amatör telsizcinin evinden görmüş olduğumuz bir Quad anten vardı. Orada da bir amatör varmış, hatta gidip aradık ama adam evde yoktu. QSL kartlarımızı bıraktık. Bir süre Bahri Ağabey'de kaldım. Hanımı da yoktu, oradan HF'te çalışıyorum ama lineer kapalı olduğu halde Bahri Ağabey'in ölçü aletleri sapıtıyor hep. O zaman Standard Elektrik Lorenz'de çalışıyordu. İşte o taksi telsizlerini vb. tamir işleri yapıyorlardı. 24 saat açık bir frekans sayacı vardı Nixie tüplü, onu hatırlıyorum. Fuar vardı, Ağustos ayı falandı gezmiştik. Telefunken standında ilk defa resim içinde resim olan bir sürü ekran vardı. Renkli Televizyon. Bahçede Mireille Matthieu konser veriyor. Onun çekimlerini portre olarak bütün ekranlarda veriyorlardı. İlk defa orada karşılaştım. O zamanın şartlarına göre büyük olay.

Malzeme aldın mı gelirken?

Hiçbir şey almadım. Bahri Ağabey bana bir tane RF transistörü vermişti. Hala durur bir yerlerde.


1980 öncesi işaretleriyle, TA2SC(SK) Selim Canbeken; TA2FK Ferdi Kınaçav; TA1BK(SK) Bahri Kaçan. Ferdi Bey'in Türkiye'ye 1995'teki ziyareti sırasında, TRAC İstanbul Şubesi klüp istasyonunda (TA1KK).  Ferdi Kınaçav aşivinden.


                                                               
                                          Ferdi Bey'in Türkiye'ye 1995'teki ziyareti sırasında Selim Canbeken'in atölyesinde
                                                ve TA1KA'da almış olduğu video görüntüler. Ferdi Kınaçav arşivinden.

1966'da tam üye oldun. Ondan sonra neler yaptın?

İşte mecmua bilmem ne işleri... Hafta sonları yarışma, ne bileyim işte sohbetler... Herkes birbirlerine onu yapmış, bunu yapmış, bilgi aktarırdı. Ha, Eşref Adalı'yı unuttuk. Eşref Adalı, İsmail Bayer, Halit Yetkin... Şimdi ismini hatırlayamadığım bir sürü insan vardı. Ama en aktifleri işte bunlardı. Sonra burada Karamürsel'de askerliğini yapan Ron diye bir arkadaşımız vardı, K4EPI. Huntsville, Alabama'dan [Roland J. GUARD, SK]. Bizim Türklerin menajerliğini yapıyordu. Kamuran'ın [Topakoğlu], Nuri'nin [Çıtakoğlı], benim, hepimizin QSL menejeriydi. Bizlere cihaz yoladı Amerika'dan. "Eski radyo kısımları" yazıyordu üstünde. Gümrükten çekiyorduk. Heathkit'in cihazları. Paramparça, yarı monte edilmiş olarak geliyor, lambalar ayrı geliyor, bilmemneler ayrı geliyor. Tek bir kutu gelmiyor. 8 tane cihaz topladık öyle. Benim ana şasem Kamuran'a gitmiştir. Ne bileyim, Nuri'nin lambaları bana gelmiştir, ötekinin bilmem nesi işte Eşref'e gitmiştir falan filan, böyle. Biz onların hepsini toparladık. Herkes bir cihaz sahibi oldu. Heathkit HW-32a'sı vardı bende. Nuri ve Kamuran'da 32, Eşref'te de HW-100'dü: 5 bant. O sonra geldi zaten.


Engin Ertekin (TA2QR-SK), Nuri Çatakoğlu (TA1NC-SK), Kamuran Topakoğlu (TA1KT-SK), Selim Canbeken (TA2SC-SK) ve Eşref Adalı (TA2EA). Halit Yetkin (TA1HY-SK), İsmail Bayer,
1960'ların sonundan bir kare. O zamanki çağrı işaretleriyle: Ayaktakiler soldan sağa Engin Ertekin (TA2QR-SK), Nuri Çatakoğlu (TA1NC-SK),
Kamuran Topakoğlu (TA1KT-SK), Selim Canbeken (TA2SC-SK) ve Eşref Adalı (TA2EA). Oturanlar soldan sağa Serpil Yetkin,
Halit Yetkin (TA1HY-SK), İsmail Bayer (TA1IB), Ufuk (?), Reyhan Oksay. Fotoğraf Kamuran Topakoğlu (SK) tarafından Internet'te
paylaşılmış olup, sayın Levent Topakoğlu'nun izniyle kullanılmıştır.


1964'te amatörlüğe başladım, 1970'te bitti benim amatörlük hayatım. Bir gün kapı çalıyor. Bir baktım bir adam merdivenlerden yukarı çıkıyor. Adapazarı'nda. Uykuluyum sabaha kadar çalışmışım. Polis. Ankara'dan Milli İstihbarat'tan adamlar var... 3222 sayılı telsiz kanunu geçerli o zaman. Radyo amatörü olmak... Araştırdılar ettiler. Cihaz yakalandı diye sevinmişlerdi. Ondan sonra "Ya ne kadar güzel bir şeymiş bu? Bu ne, şu ne..." vs. "Bu ne böyle kartlar?" O zamanlar Rusların orak çekiçli [QSL kartları]... Böyle iki arada bir derede kalıyor insan, çok zor işler. Beni serbest bıraktılar ama bir hafta falan bir yere çıkamadım ben. Öyle hapse bilmem ne girme olayı yoktu ama mahkemeye çıktık mecburen. Çünkü Ankara'dan gelen ekip yerel memurları da almış yanına 10-15 kişi birden bire... Ankara'dan yola çıkanlar ikiye ayrılmışlar. Bir kısmı Zonguldak'a gitmiş. Zonguldak'ta bir arkadaşımız vardı. Çok güzel trafo sarardı, hesaplarını yapıp böyle harika trafo sarardı. O da işte radyo amatörlüğü ile ilgili. Ben Adapazarı'nda, Ferdi İstanbul'da. Aramızda konuşurken falan dinlemişler bizi. Hem de Mors ile haberleşiyoruz. "Babam geliyor kapatıyorum" falan, ne konuştuysak hepsini teker teker yazmışlar. Ankara'dan çıkan ekibin bir tanesi ona gidiyor, bir tanesi de bana geliyor. Onu sert davranmışlar diye duydum. Ne derece doğru bilmiyorum. Biz gitmiştik, orada kalıp oradan çalışmıştık, onun cihazlarıyla.

Kaç yılındaydı bu?

70'ten sonra işte. Ama biz yakalanmadan önce. 70 öncesi herhalde. 69 falan herhalde bizim ona gitmemiz. Polisin gelmesi 1970 Nisan ayı. Cihan [Emre] iyi bilir elinde gazete kupürleri var (gülüyor). Adapazarı'na mahkemeye falan geldiler. Dündar Ağabey, Eşref, bir sürü adam geldi mahkemeye. Mahkemeden sonra da beni de aldılar, İstanbul'a döndük. [Bu arada] benim cihazı müsadere ettiler. Her şeyimi aldılar. İade etmediler onları. Adliye'de kaldı... [1999'da] depremde o binaların hepsi yıkıldı, mahkemeye çıktığım yerler. Valiliğin yanındaydı. Doğa temizledi yani benim "background"umu. Öyle diyeyim [gülüyor]. Iz bırakmamacasına...




TA2DS Selim Canbeken dava haberi 1970
Radyo amatörlüğü "suçundan" ceza alan Selim Canbeken.
Milliyet, 10 Temmuz 1970


TA2DS Selim Canbeken dava haberi 1970 - 2
Haberin devamı. Milliyet, 10 Temmuz 1970



Mahkemede falan nasıl davrandılar ?

Benim bir tane avukatım vardı. İşte akıl verenler çoktu. O zamanlar Genelkurmay Başkanlığı'na falan bu işe sıcak baktığını ve radyo amatörlüğün Türkiye'nin geleceğinde olumlu etkiler göstereceğine değinen yazılar varmış, ben görmedim. Böyle bir şeyler varmış. Bir tavsiye niteliği midir nedir? Sorulan bir soruya cevap mıdır? Onlardan falan bahsettik. Avukat bahsetti, "şöyledir, böyledir, merak saikiyle bu işi yapmıştır zaten genç birisidir işte biliyorsunuz, görüyorsunuz" şöyledir diye. Hakim de iyi niyetine karar veriyor... Türkiye'de bilinmeyen bir şey yapan kişi suçlu mudur acaba? Ama kanun suçlu gösteriyor. Kanunda radyo amatörlüğü diye bir şey yok. Radyo amatörlüğü yasaktır diye bir şey yok. Telsiz kullanmak yasaktır. İki arada bir derede böyle hani esnek, muallakta kalan şeyler. Hakimler şöyle yapıyor işte: Bir indirme hakkı varmış. Kanuna göre bir sene olurmuş minimum cezası, mesela hapis bir de 3000 liraya kadar para cezası... Öyle bir şeydi galiba. Para cezası vermedi. Bir sene verdi ama üçte bir indirme hakkı varmış. Üçte bire indiği zaman sekiz ay ediyor. O da düşük olduğu için tahliye ediyor ama "5 sene bir daha aynı suçtan gelme" diyor.

Bunun üzerine, yine 1970 senesiydi, bir yerlerden yarışmaya falan girdim. Huylu huyundan vazgeçer mi? Dürtüyor beni… 1973'te babamı kaybettim. Adapazarı'yla bir bağlantımız kalmadığı için tekrar İstanbul'a döndük. Selamiçeşme'de oturuyorduk o zaman. Alıcı vs. bir şeyler yapmıştım kendime. Bir baktım gümbür gümbür birisi... TA2QR, bizim Engin [Ertekin, SK]. İki sokak altımda oturuyormuş. Buldum yerini tabii, gittim, onunla beraber yapıyorduk. O da Schaub-Lorenz'de çalışıyordu o zamanlar. Kısa bir süre Almanya'ya gitti. Cihazı bana bıraktı. Acele bir dipol ben... Onun cihazıyla ile çalıştım yaklaşık 5 ay.1974. Fakat sonra 1990 senesine kadar bu işleri bıraktım, radyo amatörlüğü falan yoktu bende. 75'te Almanya'ya gittim işte, orada amatörleri ziyaret ettim. Orada bir sürü amatörü ziyaret ettik falan filan yani. Berlin maceraları, bilmem neler falan...

1985'te, 1986'da falan CB olayı vardı, CB ithal ediliyor, bilmem ne yapılıyor ama alıcı verici telsizden, Transceiver'dan anlayan adam yok Türkiye'de. Ithalatçı şirketlere laboratuvar kurma zorunluluğu var. Ben de bir tanesiyle, işte ikinci CB getiren adamlarla tanıştım. Yani beni buldular falan. Orada bir teknik müdürlük yaptım. 20 günden 1000 tane cihaz sattık. Orimex A.Ş… Great marka, çok güzel, sessiz ve tertemiz, gümbür gümbür bir cihazdı. Tok, güzel modülasyonlu. AM olduğu için… TGM'den Mustafa Küçükay falan gelirdi laboratuvar kontrolüne. Rahmetli Seyfi Bey, Seyfi Yüksel [TA2BZ, SK] "herkes lisans aldı, illa ki sana da vereceğiz" falan dedi. Evrakları doldurmayı falan istemiyorum ben. 1970 senesinde DXCC'm var. Almışım kenara koymuşum yeter bu bana artık. Kaç sene geçmiş aradan. Baskı yaptı rahmetli. Bir gün gene aynı baskıları tekrarladı. Hatta dedi “polis yollayacağım evine!”. O zamanlar öyle şeyler de var. CB'si var, bilmem nesi var işte şöyle böyle. Ruhsatı falan var. Peki dedim, kırmak istemedim. Evrakları doldurduk, imtihana girdik. Sabahtan yazılıya giriyorsun ondan geçenler öğleden sonra mors imtihanına giriyor. Öğleden sonra oldu, Mors imtihanına gideceğiz. Herkes birbirini izliyor. Bir tane radyo-kaset çalar, kaset içinde. Mors. Bir şeyler yazıyor. Sen de bir şeyler yazıyorsun. Karşısındaki bakıyor bakıyor falan. Karşıdaki kişiler herhalde Denizcilik Bankası'nın falan telsiz zabitleri falan o kişiler. Çekilin ben gireyim önce dedim. Girdim, iki tane maniple var, elektronik değil. Böyle normal maniple, “elinizi alıştırın” falan... Ben bir şeyler yazmaya çalıştım. “Tamam mı”, “tamam” falan. Ötekine geçtim, ötekinden bir şeyler yazdım falan. Adam böyle durdu, “siz biliyor musunuz?” dedi. “Yani çok seneler önceden kalma böyle bir şey var ama yavaşlıyor” dedim. Alma yavaşlıyor. “İyi, iyi” dedi falan. Kasettekini de doğru dürüst yazıyorsun, veriyorsun ellerine. “Arkaya geçin, oturun” dedi. Ötekiler de teker teker girdiler ettiler falan, bitti… Seyfi Bey'e sordum kaç puan almışım diye, söylemedi. “En iyi puan seninki” dedi. Herhalde iyi puan 95 ve üstüydü, öyle tahmin ediyorum. A sınıfı ehliyetli bir girişte aldım çıktım. Çağrı işareti için de Mustafa Bey'e söyledim, anlattım eskiden de vardı diye. O beni Orimex'ten tanıyordum. Ankara'ya gittim sonra ehliyet ve ruhsatı almaya. Beni [TGM’de] Nedim'le tanıştırdı. CS'yı aldım ben de. SC istedim, “olmaz, o B sınıfının, tersini vereyim” dedi. Benim ilk işaretim TA2CS'dır. Ondan sonra aradan epey zaman geçti. Charlie Sierra olarak çalıştım bir iki sene. Sonra C sınıfı bilmem ne falan diye bir kanına girmişler Ankara'nın. Kim yaptıysa o işi... C ile karışır diye. Halbuki ne alakası var C'ler 3 harf. Bana sonrmadılar, Delta Sierra yapılmıştır diye haber geldi. Delta Sierra olarak devam ettim.

Sınava girişin kaç yılında ?

1990.


TA2DS Selim Canbeken QSL Kartı
1990'ların sonundan Selim Canbeken'e ait bir QSL kartı.
Alıcı SK olduğu için geri gelmiş. Çağlar Akgüngör arşivinden.



Büyük olasılıkla 1990'ların sonunda Friedrichshafen Fuarı sırasında
çekilmiş olan bir fotoğraf. En sağda Selim Canbeken. Aziz Şasa arşivinden. 


1999 Ağustos, Bozcaada. Aziz Şasa arşivinden. 

[Bu arada sohbetimiz Dayton Fuarı’na kayıyor, sonra toparlayıp söyleşimize dönüyoruz. Selim Ağabey’e günümüzde Türkiye’de amatörlüğün gelişme göstermediğinden şikayetçi]

Burada kalmasının nedeni, birincisi CB'nin Türkiye'de bir nevi faydası vardı ama faydasından çok zararı oldu bana kalırsa. Bir de eğitimsizlik: Kamuoyunun biraz merak edip de nedir, neyin nesidir diye bir inceleme altına almaması... Bence artık yapılan aktivitelerin sadece ve sadece afet bilmem ne yüzünden afet cemiyeti haline gelmesi de etkili oldu.

Bundan da önce, 60'ları hatırlarsak... O zaman da çok gelişmiş değildi amatör telsizcilik.

Telsiz Kanunu! 3222 sayılı Telsiz Kanunu.

O olmasaydı daha çok iş yapabilir miydi amatörler?

Tabii canım. Yani bugünkü gibi rahat hareket edebilseydik, o zamanlar... Türk'ün aklı başına sonradan gelir derler ya. Bugünkü gibi rahat edebilseydik. Niye olmasın? Bence büyük bir atılım olurdu.

İnsanlar nasıl tepki veriyordu sizin yaptıklarınıza?

İlk başta mesela "olur mu ya?" gibi... İşte benim o 1970 senesindeki Emniyet Müdürlüğü falan olayları... "Olur mu ya Biz Kars'la zor konuşuyoruz. Sen dünyanın öbür ucundan Amerika nasıl konuşuyorsun ?" Böyle diyorlardı. Evet yani bilinçsizlik işte. Araştırma yapsalar zaten öğrenecekler bu işi... ARRL'nin merkezine gittiğim zaman... Soruyorlar hangi sene doğdunuz? Hangi ay? Çıkarıyorlar o senenin, o ayın eski [QST] mecmuasını veriyorlar. Hediye. Dedim "nereden buluyorsunuz bunları?" "Eskileri topluyoruz" dediler. "Topluyoruz, arşivliyoruz, hibe ediyoruz." Bak ne güzel değerlendirmiş. Fikir güzel.

Peki bu merak niye oluşmuyor Türkiye'de?

Her şey paraya pula dayandığı için herhalde. Yani ben bir iş yapıyorsam, bundan illa ki para kazanacağım, ne avantajım var, ne "avantam" var, mantığı var. Bu deprem vb. olduktan sonra, yani yumurta kapıya geldikten sonra, iş gönüllülük tarafına sapıyor. Ama normal zamanda da sen kendini hazırlayabilmek için aktivite yap, yarışmalar yap, faaliyet yap doğa şartlarında değil mi? Peki ya sonra? Benim gördüğüm kadarıyla radyo amatörlüğü faaliyetlerinin % 10'u kadar bir şey bu afet haberleşmesi. [Halbuki] o kadar geniş bir spektrumu var ki radyo amatörlüğünün... Aç bugün [TRAC] internet sayfasını... Afet Derneği gibi gözüküyor. Kötü mü? Hayır değil. Kötü demiyorum ama, % 90'ı ihmal edilmiş gibi gözüküyor o zaman... Radyo amatörleri, TRAC dedin mi, "afet!". Bunlar deprem olursa gidiyorlar, bilmem ne olursa gidiyorlar gibi... AKUT'muş gibi düşünülüyor.

Peki şöyle bir şeyden kaynaklanıyor olabilir mi: O "esas" % 90'a toplumun ilgisini çekemediğimiz için... O % 90' ile toplum ilgilenmediği için belki amatörlük kendisini böyle meşru kılmak zorunda kalıyor.

Evet, evet. Bu tanıtıma yönelik... Bir kere kamu tarafı illa ki böyle müşterek bir şey yapıyorsa, kaç paraya çıkar, bütçesi nedir, rakamı nedir vesaire gibi düşünüyor. Biz de Aziz [Şasa] ile1999 depreminde bütün afet bölgesini dolaştık. Çeşitli yönlendirmelerimiz oldu vb. Ankara'dan Başbakanlık "Yalova'dan haber alamıyoruz. Mutlaka ve mutlaka Yalova'dan bize haber uçurun" diyordu. Isparta şubesi geliyordu. Onlara "yukarıdan Bursa üzerinden gelin, Yalova'da konuşlanın" dedik. Adamlar da geldiler oraya. Ama kafamızda şey yaptığımız hesaba göre üç saat dört gecikme olmuş, arıyoruz arıyoruz haber alamıyoruz. En sonunda yakaladık bunları. Bilecik'in bilmem neresinde yakaladık. Geri dönüyorlarmış.

Niye?

Yalova Valiliğine gittikleri zaman "Niye geldiniz? Hırsızlık mı yapacaksınız?" gibi konuşmalarla karşılaşmışlar. Bunu bize dört beş saat sonra açıkladılar. Ankara'da boyuna soruyor, "Yalova'dan ne oldu? Gidenler ne oldu? Niye haber yok?" Düzce'deydik. Bize "siz de gidin" dediler. Biz "gitmeyiz" dedik; anlattık Isparta şubesindeki arkadaşların yaşadıklarını. Dolayısıyla "biz yazılı bir şey olmadıktan sonra, elimizde belge olmadıktan sonra gitmeyiz" dedi. "Tamam, yazalım" dediler. Selim Canbeken-Aziz Şasa adına bir yazı yazıyor. Faksı Tuzla karakoluna çektirdik. Tamam dediler. Biz toparlandık yola çıktık.  Ondan sonra Tuzla karakolundan yazı alındı. Yazıyla gittik Yalova'ya. 


1999 Ağustos. Deprem bölgesinde, fay hattının neden olduğu kırılmaya dikkat.
Aziz Şasa arşivinden. 


Cihan Emre (TA3BE), Kadir Sağlam (TA2IK), Aziz Şasa (TA1E), Bilal Ekmekçi (TA8A) ve Selim Canbeken (TA2DS).
Soldan sağa: 2000'li yılların başı.
Cihan Emre (TA3BE), Kadir Sağlam (TA2IK), Aziz Şasa (TA1E),
Bilal Ekmekçi (TA8A) ve Selim Canbeken (TA2DS).
Cihan Emre arşivinden


Pekiyi sana göre amatör telsizci şunu yapar, bunu yapar, şunlarla ilgilenir, gibi bir tarif var mı?

Sen de görmüşsündür. ARRL'nin kitaplarında yazar. Amatör telsizci böyle yapar, bunlarla ilgilenir... diye. Yani kural burada amatör telsizci dediğin zaman dini, siyasi, politik ve ticari konuların dışında olması gerekiyor. Özetle.

Peki mesela işin içine bilgisayarın/yazılımın girmesine nasıl bakıyorsun? Yazılım tabanlı radyolar, vb. Ya da Echolink gibi gelişmelere?

Radyo amatörlüğünde olması gereken şey antenden antene kesinlikle arada link uydu, şu bu aktarma istasyonu böyle bir şey olmadan yapılan, amatör bantların dışına çıkmadan yapılan haberleşme. Radyo amatörlüğü bu. Uydu sadece VHF-UHF'te...VHF-UHF'te mesela nereyle konuşabilirsin? Biz 50 MHz'de Amerika yaptık, Bozcaada'dan. Şöyle. Norveç falan galiba bizim en sevdiğimiz yerler.

Sence nereye gidecek radyo amatörlüğü ? Artık internet var, telefon var, bir sürü şey var.

Şimdi [kişi] eğer award peşinde koşuyorsa, radyo amatörlüğü ölmez. Ama gerçekten bunu isteyerek yapıyorsa, içinden gelerek yapıyorsa... Amerika ile konuşmak için ne uğraşacağım, internetten konuşurum, chat yaparım falan dersen alakasız bir konuya girmiş oluruz. Yani antenden antene olan telekomünikasyon kavramının dışına çıkıyoruz.

Peki home-made bir şeyler yapıp yapmamak konusunda ne diyorsun? O da bir gösterge.

Yani yeni başlayanlar için bir şeyler yapıp, becerip ondan gurur duymak bambaşka bir haz. Bir alıcı yapmışsın, bakıyorsun dinliyorsun, bir başkasının binlerce dolar verip aldığı cihazlarla dinlediği şeyleri sen 3-5 kuruşa kendi yaptığın bir alıcıyla da duyabiliyorsun. Yeni başlayanlar için çok güzel şeyler. Bol bol dinleyeceksin. Kuralları, kaideleri, literatürü takip edeceksin Internet'ten, veya başka yerlerden. İşte burada faydası var Internet'in. Eskiden bilgi yoktu, yazılı dokümanlar bulmaya çalışıyordun, basılı mecmualar bilmem neler bunları takip edip onlardan bir şeyler bulmaya çalışıyordun, hep kısıtlıydı. Şimdi her şey var... O zaman malzeme bulunmuyordu. Hiçbir şey yoktu. Ama şimdi öyle değil. İstediğin her şeyi bulabiliyorsun. Alternatifleri de var üstelik. O malzeme ile yapamıyorsan başka bir tanesiyle yapma şansın var. Başka bir şey de bulabilir miyim, bulamaz mıyım falan diye bir sorun da yok. İnternet olayı var. Ama işi biliyorsan illa gidip almaya da gerek yok. Eski bir radyo olsun, çalışmayan, hurdaya atılan bir sürü radyo var. Geri dönüşüm oluyor bir de, hani sen o radyonun iki tane muayenini kullanacaksın... Diğer kalan kısmından da başka şeyler de çıkarabilirsin.

Ben elektronikten anlamam diyen arkadaş da amatör mü sence? Sıfır elektronik bilgisi var sadece bantları, frekansları biliyor. İşletme bilgisi var. Cihazı kullanıyor.

Kullanıcı sadece. Bilgisayar kullanan birisi gibi: "User". Ama bir sorunla karşılaştığı zaman çözemeyecektir eksik bilgi yüzünden.

Yani amatörlüğün temeli elektronik bilgisi mi? Bana da sanki en az ilgi o konuyaymış gibi geliyor.

Tabii. Biz hazıra konmayı çok seviyoruz da ondan. Kendin yaratıcı olacaksın, elindeki ne varsa, imkanları kullanarak bir şeylere dönüştüreceksin. Bunlar önemli. Pratik bilgi, pratik zeka çok önemli şeyler. Mesela neydi adı, "EZhang" anten fırlatma aletin yoksa ne yapacaksın? Anten kuramam mı diyeceksin? Taşı atarsın. Hani en basitinden. O olmazsa olmaz diye bir şey yok. İki tane telle belki mors yollarsın illa ki elektronik maniple olacak diye ısrar etmenin alemi yok. Elektronik var, bu sefer hafızalı olacak, falan filan. Tembel işi. "Ben niye mors öğrenmeye uğraşayım, bilgisayarla ben bunu çözüyorum, ekranda görüyorum..." Bunlar sığ fikirler. Aslını öğren, sen yine onu kullan. Kullanma demiyorum, ama aslını öğren. Orada yapılan bir şeyi, yanlış mı değil mi ona karar verebilecek bir temele sahip ol. [Makina] okuyor ama yanlış okuyor. Belki orada başka bir kelimeye benzetiyorsa başka manalara geliyor. Seni saptırıyor, şaşırtıyor. Yani bunlar önemli şeyler. Bir şey yapmaya kalkıyorsun. Bence mümkün olan en düzgün, en ilmi, en yapılabilir pratik, en ucuz yöntemleri öğrenebilmek, uygulayabilmek önemli bence.

Bak ARRL'nin QST mecmuasına bak, ne kadar güzel şeyler çıkıyor. Niye bizim hoşumuza gidiyor bunlar? Bunu araştıran yok... Çok basit. Bilmem neyin kapağını alıyor, ortasına iki tane bilmem ne koyuyor. Başka bir işe yaratıyor. Neydi o dergi köşesi..."Hints and Kinks". Ne kadar güzel şeyler çıkıyor. Aklın hayalin durur. İlaç kutusunun üstüne trap sarmış adam mesela.

Böyle şeyler görüyorum ben. "Falanca antenden alacağım". Neden alıyorsun, kendin yap, yapamıyorsan, bir tane multibant dipol yapmak çok mu zor? Anlamıyorum. Böyle şeyler için elektronik bilgisi de gerekmiyor. Ben QRP kitleri monte ettikten sonra anlamaya başladım ki monte etmekle bitmiyo asıl iş ayar ve testlerini yapmak. Zaten hiçbir şey hemen çalışmıyor, ne öğreniyorsam çözerken öğreniyorum.

Neler neler öğrenirsin... TRAC mecmuasındaki hiçbir şey çalışmaz diyorlardı. Bir tane gol yedim öyle. [Devrede] 82 kilo [kOhm] kullanıyoruz. 8.2 imiş o yüzden çalışmıyormuş. Onu da Ferdi buldu. "Bu arada bir nokta var galiba matbaadan çıkmamış" gibilerden. O yapmış, canavar gibi [çalışıyor]. Bana da söylemedi. Getirdi baktım çalışıyor. Formikadan da kutu yapmış.[gülüyor]


Selim Canbeken (TA2DS) eski QSL kartı TA2SC
1960'ların sonundan Selim Canbaken'e ait bir QSL kartı.
Bahsetmiş olduğu gigi QSL menejeri K4EPI.
Fotoğraf bir açık arttırma ilanından, ne yazık ki bu artırmayı
unuttum ve kartı alamadım.


Bu fotoğraf da bir açık arttırma ilanından, ne yazık ki buna da bütçem elvermemişti.
QSO tarihine bakılırsa kovuşturulmasından hemen önce olmalı.