Anımsayabildiğim kadarıyla rahmetli Selim
Ağabey ile Aralık 2011'de buluşmuş ve aşağıda okuyacağınız
söyleşiyi gerçekleştirmiştik. Ne yazık ki kendisiyle bir daha
da görüşmek
fırsatım olmadı. Bu son karşılaşmamızdan
üç yıl sonra geçirdiği rahatsızlığın
sonucu aramızdan ayrıldı. 1998’de tanışmıştık. Tuzla’da
tren istasyonuna yakın bir pasajda televizyon,
radyo vb. tamiri yaptığı atölyesine gitmiştim.
Ne yalan söyleyeyim, benim gibi taze amatörleri küçümsermiş
gibi bir havası vardı. Bunun doğru
olmadığını çok sonra anladım. Selim
Ağabey, bizlerin aksine bilgiye, malzemeye ulaşmanın çok zor
olduğu dönemlerde amatör olmuş, 3222 sayılı kanun gibi bizim
bugün takılmadığımız engellerle boğuşmuş, kendisini
geliştirmek için çok çaba göstermişti. Okuyacağınız gib
amatör telsiziclik hem özel, hem de iş yaşamında belirleyici
olmuştu. Dünya çapında amatörlük
üzerinden kurulmuş bir dostluk ağı vardı. Bu
nedenle biraz seçkinciydi:
Amatörlük, bir lonca gibi, usta-çırak
ilişkisi içinde belli aşamalardan geçilerek gelinen bir konumdu
onun için. “Selim Ağabey bizi de alsana
contest
ekibine” deyince “gelin tabii, küllükleri boşaltacak adam
lazım” derdi, biz de kızardık.
Ne yalan söyleyeyim, bugün sosyal
medyada, İnternet forumlarında, hatta frekanslarda tanık olduğum
bazı konuşmaları, tavırları düşününce
“haklıymış” demekten kendimi alamıyorum. “Lisans almakla
amatör olunmuyor”muş.
Selim
Ağabey ne zaman başladın sen amatörlüğe, tanışman nasıl
oldu?
Lise
çağlarında işte benim komşum Ferdi
[Kınacav, TA3ISW] arkadaşız, Bağdat
Caddesi, Çınardibi'nde [Erenköy ile
Kantarcı arası] oturuyoruz o zamanlar. O
Marmara Koleji'nde ben Haydarpaşa Lisesi'nde. Sinemaya vesaire
gidiyoruz Cumartesi günleri... törenlerden kaçıp böyle...
Iskelede, Kadıköy İskelesi miydi, Karaköy mü, gazete
bayiinde bir mecmua gördük: TRAC. Allah
Allah.. Nedir diye baktık hoşumuza gitti. Radyo yapıyor, bilmem ne
yapıyor... İki diyot, bir kondansatör, bir kulaklık, demire
bağlıyorsun... Radyo dinliyorsun. Arman Şapçı'nındı galiba, 4
transistörlü bir radyo projesi. Böyle bir yapalım dedik
falan ama baktık olacak gibi değil. Yavaş
yavaş Cemiyete [gitmeye] başladık, o zamanlar Şişhane'deydi.
[durup düşünüyor] Ama aslında Şişhane de değildi. Benim ilk
Cemiyetten haberdar olduğum zaman Taksim'de, Tarlabaşı'ndaydı.
Tam karşısında Bedii Bey'in muayenehanesi vardı. Ondan sonra
Şişhane başladı. Frej Apartmanı, meşhur. Tahmin ediyorum 16 yaş
falandı işte bizim yaşlarımız, arkadaşım belki benden daha da
gençti. İki yaş fark vardı aramızda. Gidiyorduk geliyorduk ama
18 yaşın altında üye olamıyoruz. Dolayısıyla 1964 senesi
heralde. Çünkü 1966'da
üye oldum, 1966
Mart bak yazıyor burada da [üyelik kaydının fotokopisini
getirmiş, gösteriyor]. Bu arada işte rahmetli Dündar Ağabey,
Dündar Sabis, TA1DS. Kimler vardı o zamanlar? Bahri Ağabey vardı
tabii. Çalışan insanlarmış [çalışan derken iki yönlü
haberleşmeyi kastediyor]. Bizim haberimiz yok tabii. Gizli saklı
falan. Bir müddet sonra biz de uyandık, aa dedik, verici falan.
Bizim nesil,
Kamuran Topakoğlu... Nuri Çıtakoğlu...[o zamanki çağrı
işaretleriyle] TA1NC, TA1KT...TA1SK, Selim Kanbeas, Musevi bir
arkadaştı, sonra İsrail'e gitti, sesi çıkmadı bir daha. TA2FK,
Ferdi Kınaçav. TA1IB, İsmail Bayer. Halen İsveç'te...Ferdi de
İsveç'te. Uydu alıcısı vb. yapıyordu
Ismail bir ara [1983 öncesi çağrı
işaretleri ile sayıyor].
 |
Selim Canbeken'in TRAC'a 1966'da yaptığı üyelik başvurusu. Sayfanın altında da kabul kararı var. İmzalara dikkat. Çağlar Akgüngör arşivinden.
|
Hatta
birkaç yıl önce bir
gün HF’te dinliyorum. Birisi ıslık
çalıyor... Ne oluyor ne bitiyor diye dinliyorum. Cihaz test ediyor
adam. Bir baktım, bir çağrı işareti... SM5KAI.
"Aa bu bizim İsmail"; "İsmail duyuyor musun?"
dedim. Cevap verdi. "Kiminle görüşüyorum?" diye sordu.
"Benim, Selim, İstanbul'dan, böyle böyle". Merhabaydı,
şuydu buydu..." Lambalı bir cihazı varmış, Collins galiba.
Evde kimse yokken çıkarmış yatağın altından antene bağlamış
denemek için."Seneler sonra ilk defa duyuyorum" dedi.
Müsaade yokmuş eşinden amatörlük
yapmasına. Emir büyük yerden! [gülüyoruz]
[Bu
arada bulunduğumuz esnaf lokantasının sahibi benim çayımı
tazeliyor ve Selim Ağabey'e de tekrardan çay almak isteyip
istemediğini soruyor. O da "evet" demekle birlikte
ekliyor: "Yalnız, baktığın zaman arkası gözükmeyecek
benimkinin." Tanımayanlar için not
düşeyim, Selim Ağabey hem çay hem de sigara tiryakisiydi]
Eskilerden
bir de Veysel Güleryüz vardı. Bunlarla yaşıt sayılırız. Avni
Morgül, Arman Şapçı... Bedii Bey'i falan söylemeye gerek yok
tabii. Ayrıca amatörlük yapmayan fakat dernekte görev alan Cahit
Aktemur gibi kişiler vardı. Yönetim Kurulu üyesi, sayman gibi.
Ama gönülden bağlı kişilerdi, TRAC'ı ayakta tutan. Bizim
Ferdi'yle 2,5 Lira haftalığımız vardı. Hafta sonları giderdik
Şişhane'deki binaya. Cahit Bey'e 2,5 Lirayı verirdik. İşte
herkes de birşeyler verirdi bizim gibi. Toplanırdı o paralar,
sonra giderdik Cağaloğlu'nda bir yerlerden yeni mecmuayı alırdık.
Cemiyete getirirdik. Orada gideceği yere göre ayırır, sonra da
dağıtırdık bayiilere. Yeni mecmuayı bırakıp satılmayanları
alırdık. Eski sayılardan sipariş varsa onları alırdık.
Tahsilatı falan da yapardık, sonra dönüp yine cemiyete gelirdik.
Ondan sonra 2,5 Liralarımızı veriyorlardı geriye. Kim ne
bıraktıysa oradan o parayı alıyordu. Cemiyeti böyle ayakta
tutuyorduk.
İşte
o zamanın şartları böyle şeyler. Mesela Selim dediğim
arkadaş... Yarışmaya girmek istediler falan. Cemiyette yukarıya
antenler kuruldu. Cihazlar böyle üflesen yıkılacak şekilde uzay
montajı lambalı cihazlar. O zaman SSB falan hak getire... CW hep.
CW'yu da biz Ferdi ile birbirimize öğrettik aslında. Nokta. Çizgi
çizgi çiziyor. Alfabeye bakıyor. Oradan şey yapıyor. Onların
altına harfleri yazıyor. Bakıyorsun ha işte bak şunu demiş
bilmem ne. Ona cevap olarak şey yazıyorsun. Nokta, çizgi çizgi
çeviriyorsun. Öteki de yollamaya başlıyor. Oradan geliyor. Böyle
gitti yani böyle başladık. Öğrendik tabii sonunda.
1966-1967.
Ben Adapazarı’ndayım o
zamanlar. Geliyorum. Kapıyı çalıyorum falan, tık yok. İçeriden
ses gelmiyor ama biliyorum içeride olduklarını, çıt yok. Sonra
zille "CQ" çekiyorum, çat, kapı açılıyor! Güzel
günlerdi herkes birbirini sever sayardı. Öyle itiş kakış bilmem
yok. Birlik beraberlik vardı yani şimdiki gibi böyle o onu
çekemiyor öteki onun kuyusunu kazıyor bilmem ne. Doğru olmayan
şeyleri savunuyor. Yalan yanlış bilgileri yayıyor. O kadar
değişik şeylerle karşılaşıyorsun ki. Suya sabuna dokunmadan
bir şeyler söylesen, düzeltmeye kalksan, seni yanlış anlıyorlar.
Aleyhinde senaryolar diziliyor, bilmem ne oluyor.
Tekrar
başa döneyim, bu dergiyi gördünüz, hoşunuza gitti. Merak
ettiniz Cemiyete gittiniz.
Tabii,
adres olduğu için kolay oldu.
 |
TRAC Dergisi'nin tanıtım broşürü, ön kapak (1969). Çağlar Akgüngör arşivinden. |
 |
TRAC Dergisi'nin tanıtım broşürü, iç sayfa 1969). Çağlar Akgüngör arşivinden. |
 |
TRAC Dergisi'nin tanıtım broşürü, arka kapak (1969). Çağlar Akgüngör arşivinden. |
Peki,
ikinizin herhangi bir teknik temeli ya da elektonikle uğraşmışlığı
var mıydı?
Hiçbir
şey yok. Çıtadan model uçak yapardık. Kano. Ferdi'yle kano
maceramız vardır.Çıtadan, bezden. Çınardibi'nden, yani
Şaşkınbakkal-Erenköy arasından, şimdiki Kadıköy İskelesine
kadar gittik.
Nasıl
bir kanoymuş, sağlam bir şey yapmışsınız o zaman.
Yani
işte bez boya bilmem ne falan... öyle bir şey. Dönüşte
Fenerbahçe Burnu'nu bir döndük perişan olduk. Hava bozdu. Yüzerek
falan götürmeye başladık. Gittik orada kayalara. Asker yasak
kardeşim diyor. Orduevinin alt tarafı imiş meğer orası. Yahu
kardeşim boğulacağız işte şöyledir böyledir biraz zor dert
anlattık orada biraz dinlendik tekrar yüze yüze döndük.
Haydarpaşa
Lisesi dedin. O zaman teknik
lise değil miydi orası?
Hayır,
Sanat Enstitüsü vardı. Normal, klasik liseydi Hayrdapaşa. Şimdiki
Marmara Üniversitesi'nin olduğu bina.
Oradan
mı mezun oldun?
Hayır
Adapazarı'dan. Liseden. Zaten biz evvelden Adapazarı’ndaydık,
babamın iş durumu dolayısıyla. Aslında İstanbulluyum. Yani
annem Beylerbeyli, babam Kadıköylü. Kadıköy'de şimdiki Rıhtım
Otel'in yanında dedemin evi vardı, onu hatırlıyorum.
Baban
ne iş yapıyordu?
İnşaat
müteahhidiydi. Devlet işlerinde çalışıyordu. Bolu ve
havalisinde epey iş yapmıştır. Mesela Abant'ın ilk köprülerini
yapmış. Ben Bolu'ya denk gelmişim. Doğum yerim o nedenle Bolu.
Yani
ailende elektronikle uğraşan birisi yoktu?
Hayır,
hayır. Tamamen benim teknik konulara olan ilgim, merakım. Bizi
ateşleyen TRAC mecmuası oldu zaten. Ferdi de emekli oldu. İsveç'e
ilk gittiği zaman Storno'da çalışıyordu. Sonra zannedersem
Storno Motorola'ya satıldı.
Ferdi
Bey elektronik mühendisi mi oldu yani?
Yok
teknisyen. Mühendis olmasına gerek yok zaten değme mühandis eline
su dökemez, öyle bir teknisyen.
Onun
da meslek hayatında hayatında amatör
radyoculuk belirleyici olmuş galiba. TRAC ile karşılaşmamış olsaydı
yine elektroniği bir meslek olarak görecek miydi acaba?
Baba
mesleği oyuncak imalatıydı. Türkiye'de hemen hemen ilk
zannedersem. Buluş Oyuncakları... Tahtakale taraflarındaydı.
Babası ondan sonra Almanya'ya gitti. Münih'e yerleşmiş
zannedersem. Bildiğim kadarıyla ilk döner yapandır Almanya'da.
Döner yapmak için buradan Ferdi'ye haber veriyor. "Oğlum git
işte şuradan buradan döner takımı" al vb. Ferdi de döner
takımlarını uçağa binip Almanya'ya indiği zaman "Anlat
bakalım" diyorlar, "kimi keseceksin?" Döneri
anlatıncaya kadar akla karayı seçmiş. O zamanın güvenilir
Türkleri falan çağırmışlar polis merkezine, neresiyle artık.
Onlar da gelip anlatınca bırakmışlar. Öyle bıçak görmemiş ki
adamlar, kılıç gibi [gülüyoruz].
Pekiyi
biraz geriye döneyim: 1964, 1965. Cemiyete gittiniz. Nasıl
karşıladılar?
Gayet
iyi. Hatırladığım kadarıyla herhangi bir ters bir tavır
görmedik. "Niye geldiniz? Yaşınız ufak." gibi bir söz
eden de olmadı. Ama tatlılıkla "daha henüz üye olamazsınız,
iki sene daha beklemeniz lazım" diye anlattılar.
Orada
montaj falan yapıyor muydunuz? O tip faaliyetler var mıydı?
Laboratuvarımsı
bir şey vardı. Ölçü aleti vs. Kitler geliyor gidiyordu oraya.
Laboratuvar aletleri, ölçü aletleri, sinyal jeneretörü.
Dışarıdan geliyordu. EICO mesela. EICO'nun sinyal jeneratörü.
Heathkit gibi.
Size
yardım ediliyor muydu? Yani birşeyler öğretiliyor muydu?
Tabii.
Mesela Arman Şapçı’nın
yaptığı devrelerin aynısını yapmaya çalışıyorduk falan.
Yardım ediyordu bize. O hep transistörlü devreler yapardı, ama
biz lambalı devrelerle başladık aslında. Akın Radyo vardı,
orada, Selanik Pasajı'nda transistör -varsa-
satılıyordu. Meraklıydık, gidiyorduk işte. Mesela şemada işte
bilmem kaç mikrofarat, 12 volt kondansatör diyor. Piyasaya yeni
gelmiş taze kondansatör, 16 volt falan diye biz onu almazdık "ya
bu olmaz" diye... o zaman için öyle işte "zekamız".
Hani 35 volt olsa çok daha iyi
aslında ama bu tip böyle şeyleri öğrenmemiz için zaman
gerekiyordu. Zaman geçtikçe tecrübe sahibi oldukça öğreniyorsun.
[TRAC'ta
karşılaştığınız] kişilerin ekonomik durumu nasıldı? Ne iş
yapıyorlardı? Meslekleri neydi?
Mesela
Dündar Ağabey (Sabis) elektronik teknisyeniydi. Gemilere servis
hizmeti veren bir firmada çalışıyordu. O günlerde gecenin
köründe ambar kapağı açıkmış, oraya düşüyor, ondan sonra
sakat kaldı zaten uzun seneler. [Dündar Bey'in fotoğraflarda hep
bastonlu olduğunu hatırlatıyorum] Evet, ambar kapağından içeri
düşmek ne demek. Kuru yük gemisinde. Bedii Bey diş hekimiydi.
Bahri Ağabey Almanya'daydı. 1975 senesinde ben Almanya'ya ablamlara
gittim. Stuttgart'a. Sonra Münih'e geçtim, oradan da Bedii Bey,
Bahri Ağabey ile birlikte Berlin'e gittik. Doğu Almanya'ya da
geçtik. Televizyon kulesine çıktık, hani küre şeklinde olan.
zamanlar Doğu Berlin'de. Checkpoint Charlie'den geçtik. Batı
tarafından, tam Berlin Duvarı'nın yanında oturan bir amatör
telsizcinin evinden görmüş olduğumuz bir Quad anten vardı. Orada
da bir amatör varmış, hatta gidip aradık ama adam evde yoktu. QSL
kartlarımızı bıraktık. Bir süre Bahri Ağabey'de kaldım.
Hanımı da yoktu, oradan HF'te çalışıyorum ama lineer kapalı
olduğu halde Bahri Ağabey'in ölçü aletleri sapıtıyor hep. O
zaman Standard Elektrik Lorenz'de çalışıyordu. İşte o taksi
telsizlerini vb. tamir işleri yapıyorlardı. 24 saat açık bir
frekans sayacı vardı Nixie tüplü, onu hatırlıyorum. Fuar vardı,
Ağustos ayı falandı gezmiştik. Telefunken standında ilk defa
resim içinde resim olan bir sürü ekran vardı. Renkli Televizyon.
Bahçede Mireille Matthieu konser veriyor. Onun çekimlerini portre
olarak bütün ekranlarda veriyorlardı. İlk defa orada karşılaştım.
O zamanın şartlarına göre büyük olay.
Malzeme
aldın mı gelirken?
Hiçbir
şey almadım. Bahri Ağabey bana bir tane RF transistörü vermişti.
Hala durur bir yerlerde.
1966'da
tam üye oldun. Ondan sonra neler yaptın?
İşte
mecmua bilmem ne işleri... Hafta sonları yarışma, ne bileyim işte
sohbetler... Herkes birbirlerine onu yapmış, bunu yapmış, bilgi
aktarırdı. Ha, Eşref Adalı'yı unuttuk. Eşref Adalı, İsmail
Bayer, Halit Yetkin... Şimdi ismini hatırlayamadığım bir sürü
insan vardı. Ama en aktifleri işte bunlardı. Sonra burada
Karamürsel'de askerliğini yapan Ron diye bir arkadaşımız vardı,
K4EPI. Huntsville, Alabama'dan [Roland J. GUARD, SK]. Bizim Türklerin
menajerliğini yapıyordu. Kamuran'ın [Topakoğlu], Nuri'nin
[Çıtakoğlı], benim, hepimizin QSL menejeriydi. Bizlere cihaz
yoladı Amerika'dan. "Eski radyo kısımları" yazıyordu
üstünde. Gümrükten çekiyorduk. Heathkit'in cihazları.
Paramparça, yarı monte edilmiş olarak geliyor, lambalar ayrı
geliyor, bilmemneler ayrı geliyor. Tek bir kutu gelmiyor. 8 tane
cihaz topladık öyle. Benim ana şasem Kamuran'a gitmiştir. Ne
bileyim, Nuri'nin lambaları bana gelmiştir, ötekinin bilmem nesi
işte Eşref'e gitmiştir falan filan, böyle. Biz onların hepsini
toparladık. Herkes bir cihaz sahibi oldu. Heathkit HW-32a'sı vardı
bende. Nuri ve Kamuran'da 32, Eşref'te de HW-100'dü: 5 bant. O
sonra geldi zaten.
 |
1960'ların sonundan bir kare. O zamanki çağrı işaretleriyle: Ayaktakiler soldan sağa Engin Ertekin (TA2QR-SK), Nuri Çatakoğlu (TA1NC-SK), Kamuran Topakoğlu (TA1KT-SK), Selim Canbeken (TA2SC-SK) ve Eşref Adalı (TA2EA). Oturanlar soldan sağa Serpil Yetkin, Halit Yetkin (TA1HY-SK), İsmail Bayer (TA1IB), Ufuk (?), Reyhan Oksay. Fotoğraf Kamuran Topakoğlu (SK) tarafından Internet'te paylaşılmış olup, sayın Levent Topakoğlu'nun izniyle kullanılmıştır. |
1964'te
amatörlüğe başladım, 1970'te bitti benim amatörlük hayatım.
Bir gün kapı çalıyor. Bir baktım bir adam merdivenlerden yukarı
çıkıyor. Adapazarı'nda. Uykuluyum sabaha kadar çalışmışım.
Polis. Ankara'dan Milli İstihbarat'tan adamlar var... 3222 sayılı
telsiz kanunu geçerli o zaman. Radyo amatörü olmak...
Araştırdılar ettiler. Cihaz yakalandı diye sevinmişlerdi. Ondan
sonra "Ya ne kadar güzel bir şeymiş bu? Bu ne, şu ne..."
vs. "Bu ne böyle kartlar?" O zamanlar Rusların orak
çekiçli [QSL kartları]... Böyle iki arada bir derede kalıyor
insan, çok zor işler. Beni serbest bıraktılar ama bir hafta falan
bir yere çıkamadım ben. Öyle hapse bilmem ne girme olayı yoktu
ama mahkemeye çıktık mecburen. Çünkü Ankara'dan gelen ekip
yerel memurları da almış yanına 10-15 kişi birden bire...
Ankara'dan yola çıkanlar ikiye ayrılmışlar. Bir kısmı
Zonguldak'a gitmiş. Zonguldak'ta bir arkadaşımız vardı. Çok güzel trafo sarardı, hesaplarını yapıp böyle
harika trafo sarardı. O da işte radyo amatörlüğü ile ilgili.
Ben Adapazarı'nda, Ferdi İstanbul'da. Aramızda konuşurken falan
dinlemişler bizi. Hem de Mors ile haberleşiyoruz. "Babam
geliyor kapatıyorum" falan, ne konuştuysak hepsini teker teker
yazmışlar. Ankara'dan çıkan ekibin
bir tanesi ona gidiyor, bir tanesi de bana geliyor. Onu sert davranmışlar diye duydum. Ne derece doğru bilmiyorum. Biz gitmiştik,
orada kalıp
oradan çalışmıştık,
onun cihazlarıyla.
Kaç
yılındaydı bu?
70'ten
sonra işte. Ama biz yakalanmadan önce. 70 öncesi herhalde. 69
falan herhalde bizim ona gitmemiz. Polisin gelmesi 1970 Nisan ayı.
Cihan [Emre] iyi bilir elinde gazete kupürleri var (gülüyor).
Adapazarı'na mahkemeye falan geldiler. Dündar Ağabey, Eşref, bir
sürü adam geldi mahkemeye. Mahkemeden sonra da beni de aldılar,
İstanbul'a döndük. [Bu arada] benim cihazı müsadere ettiler. Her
şeyimi aldılar. İade etmediler onları. Adliye'de kaldı...
[1999'da] depremde o binaların
hepsi yıkıldı, mahkemeye çıktığım yerler. Valiliğin
yanındaydı. Doğa temizledi yani benim "background"umu.
Öyle diyeyim [gülüyor]. Iz bırakmamacasına...
 |
Radyo amatörlüğü "suçundan" ceza alan Selim Canbeken. Milliyet, 10 Temmuz 1970
|
 |
| Haberin devamı. Milliyet, 10 Temmuz 1970 |
Mahkemede
falan nasıl davrandılar ?
Benim
bir tane avukatım vardı. İşte akıl verenler çoktu. O zamanlar
Genelkurmay Başkanlığı'na falan bu işe sıcak baktığını ve
radyo amatörlüğün Türkiye'nin geleceğinde olumlu etkiler
göstereceğine değinen yazılar varmış, ben görmedim. Böyle bir
şeyler varmış. Bir tavsiye niteliği midir nedir? Sorulan bir
soruya cevap mıdır? Onlardan falan bahsettik. Avukat bahsetti,
"şöyledir, böyledir, merak saikiyle bu işi yapmıştır
zaten genç birisidir işte biliyorsunuz, görüyorsunuz"
şöyledir diye. Hakim de iyi niyetine karar veriyor... Türkiye'de
bilinmeyen bir şey yapan kişi suçlu mudur acaba? Ama kanun suçlu
gösteriyor. Kanunda radyo amatörlüğü diye bir şey yok. Radyo
amatörlüğü yasaktır diye bir şey yok. Telsiz kullanmak
yasaktır. İki arada bir derede böyle hani esnek, muallakta kalan
şeyler. Hakimler şöyle yapıyor işte: Bir indirme hakkı varmış.
Kanuna göre bir sene olurmuş minimum cezası, mesela hapis bir de
3000 liraya kadar para cezası... Öyle bir şeydi galiba. Para
cezası vermedi. Bir sene verdi ama üçte bir indirme hakkı varmış.
Üçte bire indiği zaman sekiz ay ediyor. O da düşük olduğu için
tahliye ediyor ama "5 sene bir daha aynı suçtan gelme"
diyor.
Bunun
üzerine, yine 1970 senesiydi, bir
yerlerden yarışmaya falan girdim. Huylu huyundan vazgeçer mi?
Dürtüyor beni… 1973'te babamı kaybettim. Adapazarı'yla bir
bağlantımız kalmadığı için tekrar İstanbul'a döndük.
Selamiçeşme'de oturuyorduk o zaman. Alıcı vs. bir şeyler
yapmıştım kendime. Bir baktım gümbür gümbür birisi... TA2QR,
bizim Engin [Ertekin, SK].
İki sokak
altımda oturuyormuş. Buldum yerini tabii, gittim, onunla beraber
yapıyorduk. O da Schaub-Lorenz'de çalışıyordu o zamanlar. Kısa
bir süre Almanya'ya gitti. Cihazı bana bıraktı. Acele bir dipol
ben... Onun cihazıyla ile çalıştım yaklaşık 5 ay.1974. Fakat
sonra 1990 senesine kadar bu
işleri bıraktım, radyo amatörlüğü
falan yoktu bende. 75'te Almanya'ya gittim işte, orada amatörleri
ziyaret ettim. Orada bir sürü amatörü
ziyaret ettik falan filan yani. Berlin maceraları, bilmem neler
falan...
1985'te,
1986'da falan CB
olayı vardı, CB ithal ediliyor, bilmem ne yapılıyor ama alıcı
verici telsizden, Transceiver'dan anlayan adam yok Türkiye'de.
Ithalatçı şirketlere laboratuvar kurma zorunluluğu var. Ben de
bir tanesiyle, işte ikinci CB getiren adamlarla tanıştım. Yani
beni buldular falan. Orada bir teknik müdürlük yaptım. 20 günden
1000 tane cihaz sattık. Orimex A.Ş…
Great marka, çok güzel, sessiz ve
tertemiz, gümbür gümbür bir cihazdı. Tok, güzel modülasyonlu.
AM olduğu için… TGM'den Mustafa Küçükay falan gelirdi
laboratuvar kontrolüne. Rahmetli Seyfi Bey, Seyfi Yüksel [TA2BZ,
SK] "herkes
lisans aldı,
illa ki sana da vereceğiz" falan dedi. Evrakları doldurmayı
falan istemiyorum ben. 1970 senesinde DXCC'm var. Almışım kenara
koymuşum yeter bu bana artık. Kaç sene geçmiş aradan. Baskı
yaptı rahmetli. Bir gün gene aynı baskıları tekrarladı. Hatta
dedi “polis yollayacağım evine!”. O zamanlar öyle şeyler de
var. CB'si var, bilmem nesi var işte şöyle böyle. Ruhsatı falan
var. Peki dedim, kırmak istemedim. Evrakları doldurduk, imtihana
girdik. Sabahtan yazılıya giriyorsun ondan geçenler öğleden
sonra mors imtihanına giriyor. Öğleden sonra oldu, Mors imtihanına
gideceğiz. Herkes birbirini izliyor. Bir tane radyo-kaset çalar,
kaset içinde. Mors. Bir şeyler yazıyor. Sen de bir şeyler
yazıyorsun. Karşısındaki bakıyor bakıyor falan. Karşıdaki
kişiler herhalde Denizcilik Bankası'nın falan telsiz zabitleri
falan o kişiler. Çekilin ben gireyim önce dedim. Girdim, iki tane
maniple var, elektronik değil. Böyle normal maniple, “elinizi
alıştırın” falan... Ben bir şeyler yazmaya çalıştım.
“Tamam mı”, “tamam” falan. Ötekine geçtim, ötekinden bir
şeyler yazdım falan. Adam böyle durdu, “siz biliyor musunuz?”
dedi. “Yani çok seneler önceden kalma böyle bir şey var ama
yavaşlıyor” dedim. Alma yavaşlıyor. “İyi,
iyi” dedi falan. Kasettekini de doğru
dürüst yazıyorsun, veriyorsun ellerine. “Arkaya geçin,
oturun” dedi. Ötekiler de teker teker
girdiler ettiler falan, bitti… Seyfi Bey'e
sordum kaç puan almışım diye, söylemedi. “En iyi puan seninki”
dedi. Herhalde iyi puan 95 ve üstüydü,
öyle tahmin ediyorum. A sınıfı ehliyetli bir girişte aldım
çıktım. Çağrı işareti için de Mustafa Bey'e söyledim,
anlattım eskiden de vardı diye. O beni Orimex'ten tanıyordum.
Ankara'ya gittim sonra ehliyet ve ruhsatı almaya. Beni [TGM’de]
Nedim'le tanıştırdı. CS'yı aldım ben
de. SC istedim, “olmaz, o B sınıfının, tersini vereyim” dedi.
Benim ilk işaretim TA2CS'dır. Ondan sonra aradan epey zaman geçti.
Charlie Sierra olarak
çalıştım bir iki sene. Sonra
C sınıfı bilmem ne falan diye bir kanına girmişler Ankara'nın.
Kim yaptıysa o işi... C ile karışır diye. Halbuki ne alakası
var C'ler 3 harf. Bana sonrmadılar, Delta
Sierra
yapılmıştır diye haber geldi. Delta
Sierra olarak devam ettim.
Sınava
girişin kaç yılında ?
1990.
 |
1990'ların sonundan Selim Canbeken'e ait bir QSL kartı. Alıcı SK olduğu için geri gelmiş. Çağlar Akgüngör arşivinden. |
 |
Büyük olasılıkla 1990'ların sonunda Friedrichshafen Fuarı sırasında çekilmiş olan bir fotoğraf. En sağda Selim Canbeken. Aziz Şasa arşivinden. |
 |
1999 Ağustos, Bozcaada. Aziz Şasa arşivinden.
|
[Bu
arada sohbetimiz Dayton Fuarı’na kayıyor, sonra toparlayıp
söyleşimize dönüyoruz. Selim Ağabey’e günümüzde Türkiye’de
amatörlüğün gelişme göstermediğinden şikayetçi]
Burada
kalmasının nedeni, birincisi
CB'nin Türkiye'de bir nevi faydası vardı
ama faydasından çok zararı oldu bana kalırsa. Bir de
eğitimsizlik: Kamuoyunun biraz merak edip de nedir, neyin nesidir
diye bir inceleme altına almaması... Bence artık yapılan
aktivitelerin sadece ve sadece afet bilmem ne yüzünden afet
cemiyeti haline gelmesi de etkili oldu.
Bundan da önce, 60'ları hatırlarsak... O zaman
da çok gelişmiş değildi amatör telsizcilik.
Telsiz
Kanunu! 3222 sayılı Telsiz Kanunu.
O
olmasaydı daha çok iş yapabilir miydi amatörler?
Tabii
canım. Yani bugünkü gibi rahat hareket edebilseydik, o zamanlar...
Türk'ün aklı başına sonradan gelir derler ya. Bugünkü gibi
rahat edebilseydik. Niye olmasın? Bence büyük bir atılım olurdu.
İnsanlar
nasıl tepki veriyordu sizin yaptıklarınıza?
İlk
başta mesela "olur mu ya?" gibi... İşte benim o 1970
senesindeki Emniyet Müdürlüğü falan olayları... "Olur mu
ya Biz Kars'la zor konuşuyoruz. Sen dünyanın öbür ucundan
Amerika nasıl konuşuyorsun ?" Böyle diyorlardı. Evet yani
bilinçsizlik işte. Araştırma yapsalar zaten öğrenecekler bu
işi... ARRL'nin merkezine gittiğim zaman... Soruyorlar hangi sene
doğdunuz? Hangi ay? Çıkarıyorlar o senenin, o ayın eski [QST]
mecmuasını veriyorlar. Hediye. Dedim "nereden buluyorsunuz
bunları?" "Eskileri topluyoruz" dediler. "Topluyoruz,
arşivliyoruz, hibe ediyoruz." Bak ne güzel değerlendirmiş.
Fikir güzel.
Peki
bu merak niye oluşmuyor Türkiye'de?
Her
şey paraya pula dayandığı için herhalde. Yani ben bir iş
yapıyorsam, bundan illa ki para kazanacağım, ne avantajım var, ne
"avantam" var, mantığı var. Bu deprem vb. olduktan
sonra, yani yumurta kapıya geldikten sonra, iş gönüllülük
tarafına sapıyor. Ama normal zamanda da sen kendini hazırlayabilmek
için aktivite yap, yarışmalar yap, faaliyet yap doğa
şartlarında değil mi? Peki ya sonra? Benim gördüğüm kadarıyla
radyo amatörlüğü faaliyetlerinin % 10'u kadar bir şey bu
afet haberleşmesi. [Halbuki] o kadar geniş bir spektrumu var ki
radyo amatörlüğünün... Aç bugün [TRAC] internet sayfasını...
Afet Derneği gibi gözüküyor. Kötü mü? Hayır değil. Kötü
demiyorum ama, % 90'ı ihmal edilmiş gibi gözüküyor o zaman...
Radyo amatörleri, TRAC dedin mi, "afet!". Bunlar deprem
olursa gidiyorlar, bilmem ne olursa gidiyorlar gibi... AKUT'muş gibi
düşünülüyor.
Peki
şöyle bir şeyden kaynaklanıyor olabilir mi: O "esas"
% 90'a toplumun ilgisini çekemediğimiz için... O % 90' ile toplum
ilgilenmediği için belki amatörlük kendisini böyle meşru kılmak
zorunda kalıyor.
Evet,
evet. Bu tanıtıma yönelik... Bir kere kamu tarafı illa ki böyle
müşterek bir şey yapıyorsa, kaç paraya çıkar, bütçesi nedir,
rakamı nedir vesaire gibi düşünüyor. Biz de Aziz [Şasa] ile1999
depreminde bütün afet bölgesini dolaştık. Çeşitli
yönlendirmelerimiz oldu vb. Ankara'dan Başbakanlık "Yalova'dan
haber alamıyoruz. Mutlaka ve mutlaka Yalova'dan bize haber uçurun"
diyordu. Isparta şubesi geliyordu. Onlara "yukarıdan Bursa
üzerinden gelin, Yalova'da konuşlanın" dedik. Adamlar da
geldiler oraya. Ama kafamızda şey yaptığımız hesaba göre üç
saat dört gecikme olmuş, arıyoruz arıyoruz haber alamıyoruz. En
sonunda yakaladık bunları. Bilecik'in bilmem neresinde yakaladık.
Geri dönüyorlarmış.
Niye?
Yalova
Valiliğine gittikleri zaman "Niye geldiniz? Hırsızlık mı
yapacaksınız?" gibi konuşmalarla karşılaşmışlar. Bunu
bize dört beş saat sonra açıkladılar. Ankara'da boyuna soruyor,
"Yalova'dan ne oldu? Gidenler ne oldu? Niye haber yok?"
Düzce'deydik. Bize "siz de gidin" dediler. Biz "gitmeyiz"
dedik; anlattık Isparta şubesindeki arkadaşların yaşadıklarını.
Dolayısıyla "biz yazılı bir şey olmadıktan sonra, elimizde
belge olmadıktan sonra gitmeyiz" dedi. "Tamam, yazalım"
dediler. Selim Canbeken-Aziz Şasa adına bir yazı yazıyor. Faksı
Tuzla karakoluna çektirdik. Tamam dediler. Biz toparlandık yola
çıktık. Ondan sonra
Tuzla karakolundan yazı alındı. Yazıyla gittik Yalova'ya.
 |
1999 Ağustos. Deprem bölgesinde, fay hattının neden olduğu kırılmaya dikkat. Aziz Şasa arşivinden.
|
 |
Soldan sağa: 2000'li yılların başı. Cihan Emre (TA3BE), Kadir Sağlam (TA2IK), Aziz Şasa (TA1E), Bilal Ekmekçi (TA8A) ve Selim Canbeken (TA2DS). Cihan Emre arşivinden |
Pekiyi
sana göre amatör telsizci şunu yapar, bunu yapar, şunlarla
ilgilenir, gibi bir tarif var mı?
Sen
de görmüşsündür. ARRL'nin kitaplarında yazar. Amatör telsizci
böyle yapar, bunlarla ilgilenir... diye. Yani kural burada amatör
telsizci dediğin zaman dini, siyasi, politik ve ticari konuların
dışında olması gerekiyor. Özetle.
Peki
mesela işin içine bilgisayarın/yazılımın girmesine nasıl bakıyorsun?
Yazılım tabanlı radyolar, vb. Ya da Echolink gibi gelişmelere?
Radyo
amatörlüğünde olması gereken şey antenden antene kesinlikle
arada link uydu, şu bu aktarma istasyonu böyle bir şey olmadan
yapılan, amatör bantların dışına çıkmadan yapılan
haberleşme. Radyo amatörlüğü bu. Uydu sadece
VHF-UHF'te...VHF-UHF'te mesela nereyle konuşabilirsin? Biz 50
MHz'de Amerika yaptık, Bozcaada'dan. Şöyle. Norveç falan galiba
bizim en sevdiğimiz yerler.
Sence
nereye gidecek radyo amatörlüğü ? Artık internet var, telefon
var, bir sürü şey var.
Şimdi
[kişi] eğer award peşinde koşuyorsa, radyo amatörlüğü ölmez.
Ama gerçekten bunu isteyerek yapıyorsa, içinden gelerek yapıyorsa...
Amerika ile konuşmak için ne uğraşacağım, internetten
konuşurum, chat yaparım falan dersen alakasız bir konuya girmiş
oluruz. Yani antenden antene olan telekomünikasyon kavramının
dışına çıkıyoruz.
Peki
home-made bir şeyler yapıp yapmamak konusunda ne diyorsun? O da bir
gösterge.
Yani
yeni başlayanlar için bir şeyler yapıp, becerip ondan gurur
duymak bambaşka bir haz. Bir alıcı yapmışsın, bakıyorsun
dinliyorsun, bir başkasının binlerce dolar verip aldığı cihazlarla dinlediği şeyleri sen 3-5 kuruşa kendi yaptığın bir
alıcıyla da duyabiliyorsun. Yeni başlayanlar için çok güzel
şeyler. Bol bol dinleyeceksin. Kuralları, kaideleri, literatürü
takip edeceksin Internet'ten, veya başka yerlerden. İşte burada
faydası var Internet'in. Eskiden bilgi yoktu, yazılı
dokümanlar bulmaya çalışıyordun, basılı mecmualar bilmem neler
bunları takip edip onlardan bir şeyler bulmaya çalışıyordun,
hep kısıtlıydı. Şimdi her şey var... O zaman malzeme
bulunmuyordu. Hiçbir şey yoktu. Ama şimdi öyle değil. İstediğin
her şeyi bulabiliyorsun. Alternatifleri de var üstelik. O malzeme
ile yapamıyorsan başka bir tanesiyle yapma şansın var. Başka bir
şey de bulabilir miyim, bulamaz mıyım falan diye bir sorun da yok.
İnternet olayı var. Ama
işi biliyorsan illa gidip almaya da gerek yok. Eski bir radyo olsun,
çalışmayan, hurdaya atılan bir sürü radyo var. Geri dönüşüm
oluyor bir de, hani sen o radyonun iki tane muayenini
kullanacaksın... Diğer kalan kısmından da başka şeyler de
çıkarabilirsin.
Ben
elektronikten anlamam diyen arkadaş da amatör mü sence? Sıfır
elektronik bilgisi var sadece bantları, frekansları biliyor.
İşletme bilgisi var. Cihazı kullanıyor.
Kullanıcı
sadece. Bilgisayar kullanan birisi gibi: "User". Ama bir sorunla
karşılaştığı zaman çözemeyecektir eksik bilgi yüzünden.
Yani
amatörlüğün temeli elektronik bilgisi mi? Bana da sanki en az ilgi
o konuyaymış gibi geliyor.
Tabii.
Biz hazıra konmayı çok seviyoruz da ondan. Kendin yaratıcı
olacaksın, elindeki ne varsa, imkanları kullanarak bir şeylere
dönüştüreceksin. Bunlar önemli. Pratik bilgi, pratik zeka çok
önemli şeyler. Mesela neydi adı, "EZhang" anten fırlatma
aletin yoksa ne yapacaksın? Anten kuramam mı diyeceksin? Taşı
atarsın. Hani en basitinden. O olmazsa olmaz diye bir şey yok. İki
tane telle belki mors yollarsın illa ki elektronik maniple olacak
diye ısrar etmenin alemi yok. Elektronik var, bu sefer hafızalı
olacak, falan filan. Tembel işi. "Ben niye mors öğrenmeye
uğraşayım, bilgisayarla ben bunu çözüyorum, ekranda
görüyorum..." Bunlar sığ fikirler. Aslını öğren, sen
yine onu kullan. Kullanma demiyorum, ama aslını öğren. Orada
yapılan bir şeyi, yanlış mı değil mi ona karar verebilecek bir
temele sahip ol. [Makina] okuyor ama yanlış okuyor. Belki orada
başka bir kelimeye benzetiyorsa başka manalara geliyor. Seni
saptırıyor, şaşırtıyor. Yani bunlar önemli şeyler. Bir şey
yapmaya kalkıyorsun. Bence mümkün olan en düzgün, en ilmi, en
yapılabilir pratik, en ucuz yöntemleri öğrenebilmek,
uygulayabilmek önemli bence.
Bak
ARRL'nin QST mecmuasına bak, ne kadar güzel şeyler çıkıyor.
Niye bizim hoşumuza gidiyor bunlar? Bunu araştıran yok... Çok
basit. Bilmem neyin kapağını alıyor, ortasına iki tane bilmem ne
koyuyor. Başka bir işe yaratıyor. Neydi o dergi köşesi..."Hints
and Kinks". Ne kadar güzel şeyler çıkıyor. Aklın hayalin
durur. İlaç kutusunun üstüne trap sarmış adam mesela.
Böyle
şeyler görüyorum ben. "Falanca antenden alacağım". Neden
alıyorsun, kendin yap, yapamıyorsan, bir tane multibant dipol
yapmak çok mu zor? Anlamıyorum. Böyle şeyler için elektronik
bilgisi de gerekmiyor. Ben QRP kitleri monte ettikten sonra anlamaya
başladım ki monte etmekle bitmiyo asıl iş ayar ve testlerini
yapmak. Zaten hiçbir şey hemen çalışmıyor, ne öğreniyorsam
çözerken öğreniyorum.
Neler
neler öğrenirsin... TRAC mecmuasındaki hiçbir şey çalışmaz
diyorlardı. Bir tane gol yedim öyle. [Devrede] 82 kilo [kOhm]
kullanıyoruz. 8.2 imiş o yüzden çalışmıyormuş. Onu da Ferdi
buldu. "Bu arada bir nokta var galiba matbaadan çıkmamış"
gibilerden. O yapmış, canavar gibi [çalışıyor]. Bana da
söylemedi. Getirdi baktım çalışıyor. Formikadan da kutu
yapmış.[gülüyor]
 |
1960'ların sonundan Selim Canbaken'e ait bir QSL kartı. Bahsetmiş olduğu gigi QSL menejeri K4EPI. Fotoğraf bir açık arttırma ilanından, ne yazık ki bu artırmayı unuttum ve kartı alamadım. |
 |
Bu fotoğraf da bir açık arttırma ilanından, ne yazık ki buna da bütçem elvermemişti. QSO tarihine bakılırsa kovuşturulmasından hemen önce olmalı.
|