Selim Canbeken (TA2DS) ile yapmış olduğum söyleşiyi yayına hazırlarken, çocukluk arkadaşı ve eski bir TRAC üyesi amatör telsizci olan Ferdi Kınaçav'dan yardım istemiştim. Ferdi Bey büyük bir ilgiyle hem müteveffa Selim Ağabey'in söyleşisini gözden geçirdi, hem de bana aşağıda okuyacağınız söyleşi için zaman ayırdı. Sağlamış olduğu görsel malzemeler de cabası oldu. Kendisine çalışmama katkıları için bir kez daha teşekkür etmek isterim.
| Ferdi Bey'in ilk TRAC üyelik kartı - 1967. Ferdi KINAÇAV arşivinden |
İsterseniz önce Selim Ağabey’in söyleşisinde eksik gördüğünüz birşeyler varsa onları düzelterek veya eklemeler yaparak başlayalım.
Şimdi burada ilk başta söylemek istediğim benim çağrı işaretim yanlış yazılmış. TA3IWR olacak. Benim İsveç'teki çağrı işaretinin SM0IWR'dı. Ben de burada mütekabiliyet kapsamında lisans alırken aynı çağrı işaretini kullanmak istedim. Herkes satmak ister, ben aynısını kullandım [gülüyoruz] TA3IWR oldu. Selim öyle olacağını nasıl olmuş da söylemiş bilmiyorum.
Onu ben yazıyı yazarken bulup düzeltmişimdir, çünkü sanıyorum Selim Ağabey ile konuştuğumuz zaman siz Türkiye'de değildiniz. Bu işaret yoktu sizde. Peki 60'lı yıllarda hangi işareti kullanıyordunuz? Yani Foxtrot Kilo gibi bir işaretiniz var mıydı ?
Evet öyleydi. Herkes isimlerinin baş harflerini kullanıyordu. İşte Selim "SC"kullanıyordu vb. yani orada bir kanun, kural falan yoktu... zaten yasaktı. Şimdi biliyorsunuz Türkiye'ye çağrı işareti olarak Tango Alfa verilmiş, ön ek kesin öyleydi. Ama herhangi bir düzen, herhangi bir kural, kayıt vb. altında olmadığı için herkes kafasına göre son ekleri alıyordu çünkü dünya amatörleri de bilmiyordu yasak olduğunu. Bizimle QSO yapıyorlardı. Bir beklentileri vardı, QSL kartı... çünkü o zaman TA çok nadir, çok nadir bulunan bir işaret. O zaman radyo amatörlüğünün yasak olduğu iki ülke vardı. Birisi Türkiye, diğeri de Arnavutluk. Diğer bütün ülkelerde serbestti. Buna Rusya da [SSCB] dahil. Yani komünist ülke olmasına rağmen orada serbestti, Türkiye'de yasaktı maalesef. İşte biz o günleri yaşadık. Çok zorluklar çektik. Burada yazmışsınız, malzeme bulmakta, bilgi bulmakta çok zorluk çektik.
| TRAC'ın vermiş olduğu operatörlük diploması - 1967. Gayrıresmi olsa da "Extra Class", bugün Türkiye'deki A Sınıfı sertfikaya denk sayılabilir. Ferdi Kınaçav arşivinden. |
Neyse devam edeyim. [Selim] lise çağlarında falan tanıştık diyor. Doğrudur. Yani daha öncesinde aslında aynı yerde yaşadığımız için tanışıyorduk bir şekilde. Fakat amatörlükle bir ilgimiz yoktu. Sanırım orada şöyle bir şey oldu. Bir gün şey Selim bir kit bulmuş. Transistörlü bir amfi, böyle push pull devreli. O zamanlar da transformatörsüz push pull devre olmuyordu. Transformatörü vardı. Öyle bir amplifikatör. Dedik ki enteresan. Nasıl bir şey transistör? Ben transistörlerin "çocukluk çağını" bilirim. Yani o siyah siyah boyalı OC transistörler falan. Neyse öyle meraklandık işte. Onu yapmaya çalıştık. Yaptık da… Sonrasında işte bilgi aramaya başladık. Ya bunu nereden buluruz, işte radyo nasıl yapılır falan filan. O anlattıkları öyle yani.
Karaköy'de bir tane yabancı mecmualar satan bir yer vardı vapur iskelesinde. Başka yerde yoktu. Vapur iskelesinde gelen geçen oradan bakardı. Her konuda yabancı dergiler vardı. Biz de o zaman "Le Haut-Parleur" (lö hoparlör) adında bir Fransız dergisi bulduk. Onun içinde de bir takım devreler olurdu. Ama Fransızca bilen yok tabii. Onları çözmeye çalışırdık. Ya bu adamlar ne demek istiyor burada ne yapmış, ne işe yarar falan gibi... kendi kendimize. Pahalıydı da dergiler.
Lise çağlarında iki genç için yabancı dergi almak çok ucuz bir şey değildi herhalde.
Paramız da yoktu, ne yapıp edip bulduk mu bir tane alıyorduk ondan sonra sabah akşam okuyorduk yani "acaba bunun içinde neler var" diye; daha doğrusu “çözmeye” çalışıyorduk. Okumak yanlış kelime. Sonra TRAC ile ilişkimiz olduktan sonra baktık ki orada başka cihazlar var. Birileri bulmuş işte Collins'ler falan.
TRAC'ı da dergisi sayesinde mi buldunuz, yani TRAC dergisini görüp de öyle mi gittiniz ? Yoksa birisi mi bilgi verdi size ?
Tabii. TRAC Dergisi'ni gördük, orada da vardı birtakım bilgiler. Merak ettik "bu amatörlük nedir" diye. Ama bu heves bende çok daha öncesinde başlamıştı. Babam Almanya'dan transistörlü bir radyo getirmişti. O zamanlar radyo falan yok. Kısa dalga da vardı o radyoda. Ben de merakımdan burada neler var diye kısa dalgayı baştan sona tek tek istasyonları dinliyorum. Ondan sonra işte kem küm biraz İngilizce öğrenmeye başladım. O zamanlar bazı istasyonların böyle reklam afişleri yahut da ne bileyim takvim falan gönderdiğini duydum. Ama rapor karşılığı... Ben de bir rapor yazıyordum radyo istasyonuna. Onlar da gönderiyorlardı. Basılı materyal. Gerçekten de geliyordu. Çünkü radyo istasyonları rapor istiyor. Dünyanın nerelerinden ne zaman dinleniyor, nasıl dinleniyor, duyuluyor mu duyulmuyor mu diye. O şekilde rapor yazıyorduk ve Avustralya'dan, ne bileyim Amerika'dan, oradan buradan bana hep işte takvimler, posterler, geliyordu. Hatta o zaman bir postacımız vardı, beni gördü mü uzaktan böyle bağırırdı işte bilmem nereden postan var diye. O zaman yurtdışından posta gelmesi diye bir şey yok ki ! Işte öyle öyle merak sardık dinleye dinleye. Evde bir de osilatör yaptım, onu ayarlıyordum, normal radyoya “beat” yapıp CW sinyalleri dinliyordum.
TRAC'a gitmeden önce yapmış olduğunuz bir şey miydi?
TRAC daha sonra. Bu kısa dalga dinlemeyi daha önce yapmaya başlamıştım. Sonradan işte bu telsiz meselesini falan duyunca dedik bunu nasıl dinleriz acaba. Birileri bize herhalde bir tüyo verdi. Yaptık. Ondan sonra bu sefer normal radyodan dinlemeye başladık. Tabii milimetrik bir ayar yani bütün bunlar [kadranda] dar bir aralıkta yani. Ama gene de o heyecanı veriyordu. Yani o yaşta elimizde başka bir şey yoktu, o şekilde devam etti. Sonra Selim ile çok maceramız olmuştur. Burada yazılanların çoğu doğru.
Yalnız o bahsettiği Şişhane'den önceki dernek lokali neresi orası bilmiyorum tam. Galata kulesinin yakınında bir yerde bir kulüp istasyonu vardı. Oraya ben gittim ama ne zaman başladı, ne zaman bitti? Ben İsveç'ten [bir ziyarete] geldiğimde oraya gitmiştik. Daha sonraları herhalde ilk lokali başka bir yerdeydi, onu hatırlamıyorum. Yani neredeydi? Geçmiş tabii. Ama Kuledibi'ni hatırlıyorum. Elimde çektiğim videolar var, istersen gönderebilirim. Selim'in videosu var, web sitene koyabilirsin.
Çok sevinirim. Selim Ağabey ile biz bu görüşmeyi 2011'de yaptık. O sanıyorum 2014'te vefat etti. Ben bayağı şaşırdım çünkü hiç öyle kötü bir hali yoktu ben en son gördüğümde. Elimde hiçbir görsel materyal hemen hemen yok. O yazıya koyduklarımı internette görürsünüz. Hepsi başkalarından aldığım görseller. Bir tek bana kendisi TRAC'a kayıt formunun fotokopisini vermişti, 1969'daki... Verirseniz çok çok sevinirim.
Burada yazılı olanlar doğru. Ve diğer radyo amatörlerin isimlerini hatırlıyorum çoğunun.
| 1960'ların sonundaki istasyonuyla Mehmet Kadri Başak (TA1D). Ferdi Kınaçav arşivinden. |
İsmail Bayer'i andınız. O da TRAC'da imiş. Sonrada o da İsveç'e gelmiş anladığım kadarıyla.
Evet o işte. Sanırım Teknik Üniversite'ye başlamıştı ve bir sebepten orayı bırakıp Almanya'ya geldi. Sonra ben onun İsveç'e gelmesine yardımcı oldum. Birlikte o zamanlar İsveç'te çok şeyler yaptık. Daha böyle VHF, UHF el cihazı falan yoktu. Bazı projeler yürüttük, birbirimizden konuşuyorduk, yapıyorduk, tartışıyorduk, işte şöyle mi yapsak falan, evlerimizden oturup kendi aramızda telsizle konuşuyorduk... Ama o zamanlar, yani yurtdışındayken, en önemli mesele Türkiye ile irtibat kurmaktı. Çünkü başka bir imkan yoktu. Yani telefon çok pahalı, zaten internet yok, hiçbir şey yok. Nasıl olup da bilgi alacağız. Tek çare telsiz. İşte Türkiye'de tanıdığımız arkadaşlarla irtibat kurmak için İsveç'te bilhassa anten yapmaya başladık, cihaz aldık vs. ekonomik imkanlar dahilinde, ve Türkiye'deki arkadaşlarla konuşmaya başladık. Tabii onlar için de enteresandı. Onlar bize, biz onlara... Türkiye'de ne oluyor, ne bitiyor? Bu arada işte ben Türkiye'den çıktıktan sonra -1969'dan çıkmıştım- bir takım olaylar olmuştu Türkiye'de. Evimize gelip beni sormuşlar. Bir çok kişinin evine geldiler, cihazlara el konuldu, hepsi toplandı. Bana da gelmişler işte benim için "Almanya'da" falan demişler. "E pek kendisi yok, ya cihazlar?" "Cihazlar da yok" demişler bizimkiler halbuki bir dolapta bir yerde duruyordu herhalde. Cihazlar derken, çok basit şeylerdi. Kendi yaptığım cihazlardı, onlar da bir noktada hurdaya gitti herhalde. Yani olsaydı enteresan olurdu bugün... saklansaydı...
Peki bir şey soracağım, şimdi biraz geriye gidelim. Siz Selim Ağabey ile beraber radyoya merak sardınız. TRAC'ın varlığını öğrendiniz. TRAC'a gittiniz hemen üye olamadınız. Yaş sınırı vardı, ama orada faaliyetlere katılmaya başladınız. Bu böyle herhalde 3-4 sene filan sürdü. Orada ondan sonra siz yurt dışına çıkma kararı aldınız. O zaman liseden veya üniversiteden hemen sonra mı oldu bu yurt dışına gidiş ?
Üniversiteye başladım fakat elektronikle ilgili bir branş değildi, iç mimariye başladım ama ekonomik sıkıntılardan dolayı devam edemedim açıkçası. Yani para sıkıntısından dolayı malzeme alamıyorduk. Okula gidip gelmek, yemek içmek sıkıntıydı. Sonuçta babamın da Almanya'da olması nedeniyle Almanya'ya gitmeye karar verdim. Ama kaçak. Bir izinle gitmedim. Turist olarak gittim.
| Bahri Kaçan (TA1BK) ile Münih'teki istasyonunda - 1975. Ferdi Kınaçav arşivinden. |
Babanız daha önce Almanya'ya işçi olarak çalışmaya mı gitmişti ?
Yok, babam işçi olarak gitmedi. Türkiye'de ticaretle ilgili yani serbest meslekle uğraşan birisiydi. O da işte orada bir iş aramak için gitti. Başka işler yaptı. Ne bileyim işte restoran yöneticiliği gibi. O şekilde kaldı orada. Ama benim iznim olmadığı için tabii kaçak olarak kaldım, bir 3-4 sene vardır.
O süre içinde hiç amatörlük ile ilgilenme şansınız oldu mu?
Olmadı. Elektronikle ilgili bir şeyler yapıyordum ama olmadı. Çünkü izinle kalmıyordum. Yani Almanya'da bir şey yapmak mümkün değildi. İlk defa İsveç'te başladım. Orada sertifika [lisans] aldım. Ama o zamanlar zordu sertifika almak.
Sektörünüz elektronik değil mi? Sizin işiniz, mesleğiniz elektronikle ilgili. Ne yapıyordunuz ? Herhalde İsveç'e gittikten sonra bir eğitim gördünüz bu konuda. Ondan sonra mı geçtiniz ?
Teknik okula gittim yani ilk önce oradaki liseyi yaptım. Tekrardan İsveç'te liseye devam ettim. Akşam kurslarına gittim. Ondan sonra iki sene teknik kurslara gittim. Telekomünikasyon üzerine tabii. O zamanki telekomünikasyon bugünkü gibi değil yani [benzer] dersler vardı elbette ama birçoğu böyle lambalı falan devreler üzerineydi. O eğitimden sonra oradaki radyo amatörlüğü ile tanıştım. Radyo amatörlüğünün bana bütün çalışma hayatımda çok faydası oldu. İnsan tanımamda bu amatörler bana yardımcı oldular, iş bulmamda yardımcı oldular. Yani çok faydasını gördüm radyo amatörlerinin. Bu konuda çalıştığım için çok faydasını gördüm. Hepsi çok yardım ettiler iş konusunda.
İlginç bir şey.
Ama ben de biraz bu konuda becerikli olduğumdan. Aynı mekanda, aynı yerde çalışan İsveçli arkadaşlardan yani iş arkadaşlarımdan daha çok şey biliyordum radyo hakkında. Hatta elektronik hakkında. Onlar iş olarak yapıyorlardı ama benim merakım olduğu için fazlasını biliyordum. O yüzden biraz daha başarılı oldum diyebilirim. Öyleydi.
Ama daha öncesinde bu şekilde Selin'le olan maceram çoktur aslında. Bir tanesini anlatacağım. Evet o zamanlar çok şeyler yaptık birlikte. Tabii ilk başta kendimize bir cihaz bulmamız gerekiyordu. Yani telsiz bulacağız ama nereden bulacağız ? Cemiyette bazı cihazlar vardı, çalışır veya çalışmaz durumda işte eski askeri gemilerden çıkma. Neyse onları gördük ama, ne yapacağız biz ? Mümkün değil bunları bulmak, ayrıyeten, çok pahalı şeyler, para yok bizde. Ne yapalım ? Sonra kimden duyduysak, "Ankara'daki hurdalıklarda bulunuyor" dediler. Ondan sonra dedik ki Selim'le "gidelim Ankara'ya bir bakalım ne buluruz orada". Yaşımız da küçük, 16-17 yaşlarındayız. Bindik bir otobüse kalktık gittik. Bu arada tabii ailelerimizin de haberi yok. Gittik Ankara'ya. İkimizin de üzerinde pardösü var. Sonbahar, kış olmak üzere neredeyse. Pardesümüz var ama kıyafetler, ayakkabılar vesaire ince. Tabii Ankara İstanbul'dan daha soğuk. Neyse hurdalıkların nerede olduğunu bilmiyorduk, öğrendik nerede olduğunu, otobüşler gittik. O zamanki otobüsler de... mazallah. İndik. Ankara'da hurdacıları da bulduk. Adamlar anlamıyor ki. Radyonun alüminyum şasesini, metallerini falan söküp gerisini parçalayıp atıyorlar.
Ne arıyorduk biz? Mesela şu büyük kristallerden arıyorduk. Ondan sonra İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma bir veya iki tane, böyle sırtta taşınan cihazlardan... Aradık ve bulduk da. Hatta çalışanını bile bulduk. O zaman "Mark I" çok basit bir cihazdı ama "Mark II" bulduk yani ikinci versiyonu. O da İkinci Dünya Harbinden. Amerikan ordusunun. Bugün internete bakarsan bulursun da var yani hala koleksiyon yapanlarda. Çok enteresan, 7-8 tane lamba vardı içinde. Bilmiyorum belki görmüşsündür. Tüplü cihazdı ama çok küçük yani bir araba aküsünden küçük, öyle bir şey. Zaten akü ile çalışıyordu ve enteresan olan katodu aynı zamanda flamandı. 4,5 V pil bağlıyorduk. O katot ısınıyordu, ısınınca radyo çalışmaya başlıyordu. Ama 7 MHz. 7 MHz de şu kadarcık yani [skalada] bir-iki milimetre içinde dinleniyor. Onlardan bulduk işte, çalıştırdıklarımızdan da bir-iki tane aldık geldik. Sonra işte "yedek lamba alalım belki çalışmaz" dedik. Aradık bulduk, lambalar var, ceplerimizde delik vardı atıyoruz. Cepten şeyin pardesünün dibine...
Bu ayrıntıyı da koyabilir miyim internete ?
Tabii [gülüyoruz]. Pardesünün içine düşüyor ama cepte bir şey yok. Lambalar yürürken şakır şukur ses çıkarıyor. Ama oranın sahibi de yaşlı bir adamdı, ya fark etmedi ya da bizde fazla para olmadığını anladığı için umursamadı. Bir-iki tane daha lamba gösterdik, "bunları da alıyoruz bunlara ne istiyorsun" falan. Üç beş kuruş da ona verdik ama onun belki on tane tane attık cebe yani o şekilde. Paramız olmadığı için tabii... Ama bir-iki tane cihazla döndük. Hem de ne döndük. Öyle bir yağmur yağdı ki iliklerimize kadar ıslandık. Ondan sonra otobüse bindik. Dedik tamam şimdi sabaha kadar hem otururuz hem uyuruz, bir güzel dinleniriz falan. Ama otobüs Ankara'dan çıkmadan kaloriferi bozuldu. "Eyvah" dedik "sabaha ne yapacağız biz? Ayaklarımız sırılsıklam. Onun üstüne üstlük bir de demezler mi "İstanbul yolunu su basmış geçilmiyor. Konya'dan dolaşacağız". Konya'lardan tekrardan İstanbul'a döndük sabaha kadar. Yani bayağı bir eziyet çektik.
Ailelerimiz meraklanmadı mı? Peki ya? Aşağı yukarı 36 saat ortadan kaybolmuşsunuz. Telefon falan da yok.
Ama işte tahmin etmişlerdir. Yani öyle bir delilik yapıyorduk ara sıra. Sonra işte arkasına bir de çıkış yaptık onlara 807 lambalarıyla. Rus malı. İşte sürücü olarak kullanıyorduk vericileri. CW yapıyorduk. Ama yani tabii yine de zevkliydi. Başka da elimizde bir şey yoktu yani. O şekilde bir Bulgar istasyonunu duysak, onlar bizi duysa seviniyorduk yani, o derece.
Yani sonra götürdünüz evlere kurdunuz ve haberleşme yapmaya da başladınız. Kaçak olarak.
Kaçak. Perdeleri çekiyorduk evde. Kapatıp ışıkları söndürüyorduk. Ondan sonra kulaklıkları takıp orada evden çalışıyordum. Hatta bir tane fotoğrafım var öyle çalışırken.
Anten olarak ne kullanıyordunuz ? Yani antenler böyle biraz gizli saklı bir vaziyette miydi ?
Sadece bir direkt tel yani koaks falan kullanmıyorduk. Bildiğin bir tel. Yani bir yerinden işte bağlayıp aşağı indiriyorduk. Onu da çıkışına yaptığımız bobine bağlıyorduk. Ondan sonra neon lamba ile ayarını yapıyorduk ve çalışıyorduk. Ama tabii bütün dünya alem bozuyordu yani her şeyi.
Her tarafa gidiyordu, herhalde.
Bozuyordu ve [güvenlik güçleri de] bizi de biliyorlardı... Hepimizi tanıyorlardı, ama seslerini çıkarmıyorlardı. Dinliyorlardı bizi. Ne yaptığımızı biliyorlardı ama sesini çıkartmadı kimse yani bu konuda. Tabii böyle olunca biraz bir şeyler öğrenince dedik ki "Ya belki para kazanırız bu işten, haydi bir iş yapalım". Transistörlü radyolar çıkınca, dedik "biz böyle elde taşınan radyo yapalım, ondan sonra çevredeki inşaatlar falan var, onlara satarız". Kısa dalgadan polis radyosu falan dinliyorlardı. Nitekim birkaç tane sattık öyle. Ama zor işti. Neden? Çünkü adamlar şikayet ediyorlardı. Çekmiyor...bilmem ne yapıyor... vs. Uğraştırıyorlardı bizi yani. Ama işte o hevesle biz de uğraşıyorduk. Selim bu radyo amatörlüğüne çok verdi kendini. Nasıl diyeyim, sosyal hayattan ya da iş hayatından önde geliyordu onun için amatörlük. Ben ne yalan söyleyeyim o kadar önemsemedim. Çünkü ben zaten pek fazla öyle diploma meraklısı değildim. Gece yarılarına kadar hani bir ülke bekleyip QSO yapmak için uğraşmıyorum, o kadarını yapmıyorum. Konstrüksiyon yapmayı seviyordum, dizayn yapmayı seviyordum layout yapmayı seviyordum. Birtakım değişik elektronik devreler deniyordum. Çok şeyler yaptım bugüne kadar. Bir şey olsun yahut da başka bir şey olsun. Ondan sonra çok dizayn yaptım, dijital şeyler falan. Ama Selim öyle değildi yani. Para kazanmak için televizyon tamir ediyordu, telsiz tamir ediyordu falan. Dükkanı vardı işte Küçükyalı'da.
| Ferdi Kınaçav'ın 1995 yılındaki Türkiye ziyareti sırasında Selim Canbeken'in (TA2DS) atölyesinde çekilmiş olan bir fotoğraf. Sağda Halil İbrahim Akkaya (TA2BD). Ferdi Kınaçav arşivinden. |
Söyleşide Adapazarı'ndan bahsediyor. Sonrasında babası, annesi Adapazarı'na taşındılar. O da mecburen taşındı ama neredeyse iki günde bir İstanbul'a gelirdi. Geldiğimde de bana gelirdi. Ondan sonra derdi "ya gel gidelim kulübe gidelim ya da bir şeyler yapalım" falan diye. Buluşurduk ama hep diyordum "Yahu nasıl bu kadar katlanabiliyorsun? Yani o kadar yolu geliyorsun İstanbul'a... Bütün gün geziyorsun..." Oraya buraya gidiyoruz. Akşama evine dönüyordu.
Amatörlük onun hayatındaki herhalde her şeyden daha önemliymiş herhalde. Contest konusu mesela. Yani öyle konularda hırsı vardı diye hatırlıyorum ben.
"Az kaldı, DXCC diplomasını alacağım" diyordu. Alsan ne olacak? Kaç senedir uğraşıyorsun. Yani alt tarafı bir diploma. Ben zevk için konuşuyordum. Yani çok nadir QSO'larım da olmuştur ama öyle diploma için hiç uğraşmadım. Yani contesti de sevmem. Yani öyle stres içerisinde, hani şu kadar falan, bu kadar puan toplayacağım diye. Yani daha çok işte dediğim gibi herhangi bir şey yapıp onu denemeyi, testini, yapmayı falan severim. Hala da öyleyim. Sohbet etmeyi severim bak telsizde yani tanıdığım insanlarla sohbet etmeyi severim. Ama öyle stres içerisinde falan... hatta bazen pile-up olur falan. Saatlerce çağırırsın... onu da yapmam yani. Birkaç kez çağırırım, duydu, duydu. Duymadı, ne yapalım yani önemli değil diye geçerim yani.
Zaman zaman tabii ki radyodan uzaklaştım. Çeşitli nedenlerden dolayı aile, çoluk çocuk, şu bu falan derken sonra tekrar bir heves geliyor, tekrar başlıyor. Üç beş kez oldu böyle. Türkiye'ye gelince gene bir heveslendim. Yani dedim "buradaki çocuklarla, arkadaşlarla bir samimiyet kurarız, yaparız falan". Ama hiç öyle olmadı. Beklediğim gibi olmadı yani. Dediğim gibi hani amatörlük de çok değişti ama bizim için amatörlük o zamanlar Avrupa'dan Türkiye ile irtibat kurabilmek için tek yoldu. O zaman bilgi almak için.
İsveç'te bir istasyon kurdunuz o zaman. Türkiye'de kimlerle görüşüyordunuz ve mesela bunu hep CW olarak mı yapıyordunuz?
Yok. Ses olarak da yapıyorduk ama o tabii 70'lerden sonra. O zamanlar Türkiye'deki arkadaşlar da bir yerlerden buldular SSB cihazlar falan. Mesela TA1D, şu anda Antalya'da kendisi. Ondan sonra İsmail vardı. Diğer birkaç kişi vefat etti. Ondan sonra Kamuran vardı mesela, Kamuran vefat etti. Yani dediğim gibi o günlerdeki lezzet yok radyo amatörlüğünde. O zaman bir anten yapıyorduk, bir çıkış katı yapıyorduk. Onun testini yapmak, işte onu çalıştırmak... yani çok tehlikeli işler de yaptık. Yani çok defalar da çarpıldık mesela. Neler olmadı ki?
Ama beni Avrupa'ya iten, birincis tabii ekonomik sıkıntılardı. İkincisi de, "ben bir yerde çalışayım" dedim bir yaz tatilinde. Radyo merakımız var ya, onunla ilgili bir iş buldum. Neyse Eminönü'nde bir yer vardı, adamın biri radyo üretiyor, normal orta dalga, kısa dalga falan öyle bir radyo üretiyor. Ama çok basit. Baskı plaket falan da yok yani öyle. Bulmuş orada beş tane çocuk onlara yaptırtıyor. İşte örnek koymuş onlar gibi yapacaksınız diye. Bana pek uymadı ama dedim ki "dur bir deneyeyim". Ama çok da berbat bir mekan. Eski bir evde işte, çalışıyorlar. Neyse üç-beş hafta gittim geldim falan ama dünya kadar yol parası veriyorum. Kurtarmıyor aslında. Sonrasında "ben devam edemeyeceğim, çalıştığım kadar ücretimi ver, ben gideyim." Adam işte "yarın, öbür gün", bilmem kaç defa gittim geldim üç beş kuruş için. "Lanet olsun böyle işlerde çalışılmaz" dedim. O da bir faktör yani. Hala da öyle. Yani Türkiye'de insanları köle gibi kullanıyorlar. Özel sektörde öyle. Avrupa'da farklı, işte ne bileyim İsveç'te bambaşkaydı. Benim çok iyi bir iş hayatım oldu. Ben Motorola'da çalıştım. Sonra imalat yapan bir firma vardı, orada konstrüksiyon hattında çalıştım. Ondan sonra Anritsu diye ölçü aleti üreten bir firma var. Orada çalıştım işte kalibrasyon yazılımı yaptım. Yani iyi yerlerde çalıştım. Yani iş yerimde rahattım hem de bir sürü yer gezdik gördük işe giderken. Yani iş hayatım iyiydi ama tabii her şey bir yere kadar. Yaş ilerleyince emekli olduk. Ama emekli olunca da oralarda pek tadı olmuyor. Yani burada daha iyi geçiyor günler, Daha istediğim gibi yaşıyorum. O yüzden Türkiye'ye geldik.
| 1990'ların sonunda Ferdi Bey İsveç'teki istasyon-atölyesinde. Ferdi Kınaçav arşivinden. |
Burada ufak bir atölyem var. Uğraşıp duruyorum işte antenlerle. Onu da yaptım bunu da yaptım ama bir süre kullandım, kaldırdım kenara. Yani şu anda bu cihazların hepsini sattım. Pek konuşacak birisi yok. Konuşsan da konuşacak mevzu yok. O yüzden hepsini sattım.
Burada [Montrea] da öyle. Çevrimler dışında röle frekanslarında hiç ses yok. Ben artık açmıyorum cihazı çünkü hiç kimse mandala basmıyor.
Burada mesela karşımızda Midilli var. Oradan çağrı yap, bir tanesi cevap vermiyor. Yani ne Türkçe konuşabiliyorlar, ne biz Yunanca biliyoruz. İngilizce bilen de pek yok. Yani bilmiyorum. O konu benim için kapandı. İşte bu uydu meselesi de bir yerde aynı. Çünkü o da bir nevi öyle yani. Tamam, yani dünyanın yarısını kapsıyor. Yani Brezilya'dan Çin'e kadar bir kapsama alanı var. Enteresan, ilk başlarda enteresan hoştu ama yani içerik olarak pek bir şey vermiyor. Yani ben kısa dalgayı daha çok seviyorum.
Bilmiyorum hiç yaptınız mı ama yani FT8 falan var. Ben mesela onları biraz yaptım. Şöyle geliyor bana: Ben bir bilgisayara bağlıyorum cihazı, bilgisayar başka bir bilgisayarla temas kuruyor, log düşüyor oraya. Akşam eve geliyorum diyorum ki "bugün 100 tane QSO olmuş". Adam diyor ki "FT8 ile Antarktika ile görüştüm"... Yahu zaten o modu adamlar gürültünün içinden işareti ayırabilmek için tasarlamış. Sen 1 Watt, 2 Watt olman gereken yerde 100 W çıkıyorsun ve "Bugün Avustralya çalıştım!" diyorsun. Herhalde çalışırsın, sen çalışmayacaksın da ben mi çalışacağım o güçle ?
O amatör radyo değil aslında. Amatör radyo temelde herkesin kendi imkanlarıyla ürettiği işte telsiz vericisi, alıcısı, anteniyle vs. bir irtibat kurmak; o cihazları test etmek, bir şey yapmak. Ama şimdi herkes hazır cihazı alıp koyuyor, açıyor ve bütün dünya elinin altında... Tamam kullanırsın da... Mesela DMR var, işte gruplar var vb. kuruyorsun işte. Yok yok şunlar bunlar. Yani bu radyo değil ki yani aç telefonu konuş, aynı şey.
Zaten veriler ağdan geçiyor, öbür taraftan çıkıyor. Yani o zaman radyoyu da ortadan kaldırmış oluyorsunuz.
Çalışan bir sistem, icabında kullanılır. Belki afet gibi durumlarda lazım olur mesela. Ama amatörlük olarak bana da çok güzel gelmiyor.
Ben de sizin yaptığınız gibi yani kendi kendime projeler yapıyorum, yani inşa ediyorum, restorasyon yapıyorum. Yani eski cihazları onarıyorum, çalışır hale getiriyorum, sonra koyuyorum kenara bir şey olmuyor gerçi ama...
Olsun, o bile daha enteresan. En azından bir sorun çözmek bir şey.
Peki bir şey soracağım şimdi siz 1969'da Türkiye'den ayrılınca amatörlüğü bıraktınız, herhalde 1973-1974'te İsveç'e geçtiniz. Orada lisans sahibi oldunuz. Mesela radyo amatörlüğü gibi bir konuya toplumun bakışı anlamında İsveç ile Türkiye arasında nasıl farklar vardı? Neler gözlemlediniz ? Mesela radyo amatörlüğü deyince İsveç'teki insanların tepkisi, ilgisi anlamında Türkiye'ye kıyasla ne farklar vardı sizce?
İlk başta tabii imkanlar olarak fark vardı. Orada radyo amatörlüğü yapmak isteyen birisi malzeme bulabiliyordu, ticari markaların hazır cihazları vardı. Tabii pahalıydı, benim o zamanlar yeni cihaz alacak bir durumum yoktu. Bir hobiye ayırmak için ciddi miktarlardı. Bir Yaesu FT-101'im vardı,çıkış katı lambalı. Daha yeni modelleri vardı, dijital göstergeli falan, benimki analogdu.
Fakat amatörlük anlamında merakı olanlar aşağı yukarı aynı oluyor. Ben ne kadar meraklıysam onlar da o kadar meraklıydı radyoya, telsize veya iletişime, ama daha düzenli, daha kayıt altında tabii. Daha ciddi diyeyim. Yani o zamanlar lisans almak hiç de kolay değildi. Mesela ben imtihana girdim. Çok fazla hata kabul etmiyorlardı. Bir de ben [mors sınavına] İsveç alfabesi ile girdim. Onlarda 3-5 tane değişik harf vardır. Hatta sınava bir askeri bölgede girmiştim, orada yapıyorlardı, bayağı da gerilmiştim. Zorlandım ama aldım. İki sene CW kullanmak zorundaydım. SSB çalışamıyordum.
İlk iki sene öyle geçti. Ondan sonra SSB sertifikası aldım. Dediğim gibi o zamanlar da Türkiye ile irtibatlı olduğu için SSB olarak bilgi alıyorduk, durumlar nasıl falan diye. Yani Türk televizyonunu, medyasını görmüyorsun. Hiçbir şey yok. Telefon çok pahalı. Ancak o şekilde bilgi alıyorduk. Öyle imkanı olmayanların zaten hiçbir şeyden haberi yoktu. Yaz gelip de işte Türkiye'ye gittiğimizde şaşırıyorduk, neler olmuş, neler değişmiş diye.
TRT'nin kısa dalga yayınlarını filan dinlemek mümkün değil miydi? O zaman da vardı sanırım TRT Türkiye'nin Sesi.
Polis Radyosu duyuluyordu Avrupa'da. En çok onu dinliyorduk. Hala da var Polis Radyosu. Kısa dalgada, 10 metrede vardı, 15 metrede falan vardı. Ankara'dan yayın yapıyordu. Halk müziği çalıyordu, işte türküler vb. Tabii Avrupa'da çalışan işçilerin hoşlarına gidiyordu. Babamın bir dükkanda çalışıyordu Almanya'dayken, "export-import" dükkanı diye. Berlin'de. Bizim çalışanların radyo alırken ilk sordukları şey "Ankara Polis Radyosu'nu çekiyor mu?" olurdu. "Bir bakalım çekiyor mu?" İşte biz de arayıp buluyorduk. Bayağı bir zorlanıyorduk.
Sonra 1980 oldu. Birden bütün telsiz trafiği sustu mu Türkiye'de? Yani görüşemediğimiz bir aralık oldu mu darbe falan yapıldıktan sonra?
80'den sonra [bir ara] sustu bizim istasyonlar. Ama darbeden dolayı bizimle telsiz trafiği kesildi mi, pek hatırlamıyorum. Belki o aralar ben de bir ara vermiş olabilirim. Birkaç defa ara verdim çeşitli nedenlerden dolayı. 80'lerde birkaç sene çalışmadım.
Şunu sorayım: Bu eski telsiz kanunu çok kısıtlayıcı bir kanun imiş. Siz onları yaşamışsınız mesela. Bu liberal bir kanun olsaydı, Türkiye'de amatör telsizciliği rahat bırakan ya da en azından Sovyetler kadar olmasına izin veren, Türkiye'de mesela elektronik haberleşme sanayinin gelişmesine bir katkısı olur muydu bunun? Yani insanlar heves edeceği için, önleri açılacağı için...
Çok muazzam katkısı olurdu. Bu yasaklar Türkiye'yi çok geride bıraktı. Bakın o zamanlar bir malzeme arıyorduk. Bir telsiz yapmak için, belki basit bir çıkış katı yapmak için... Piyasada hiçbir şey bulunmuyordu. Yüksek voltajlı kondansatörler bulunmuyordu. Yüksek voltaj transformatörü bulamıyorduk. Hiçbir şey bulunmuyordu. Çekoslovak malı kocaman kocaman kocaman karbon dirençler bulunuyordu. Zaten Türkiye'de yapan yoktu işte. Ne bileyim anahtarlar, bilmem neler falan o tür şeyler bulunuyordu ama en önemli şeyler yoktu. Onları nerede buluyorduk? Ankara'daki hurdalıkta... Arada gidip karıştırıp yüksek voltajlı kondansatörler buluyorduk. Ben en son gittiğimde Ankara'ya... Ne zamandı? 1980'li, 1990'lı yıllarda Ankara'ya gittim ve hurdalığa da uğradım. Bir bavul dolusu seramik kondansatör, büyük bir yüksek voltaj kondansatörlerinden getirdim [İsveç'e].
Hiç şaşırmadım. Hala ben de topluyorum.
Kimisi kırıktı, tamir ettim falan. Dedim ya "bunların hepsi bana yaramaz". Bir tane uzaktan kumandalı vertikal yaptım. Ama sonra hiçbiri bana lazım değil artık. Yani ne yapacağım ben bunları? İsveç'te onları sattım vallahi ekmek peynir gibi de sattı.
Eski malzeme, bulunmuyor artık onların hiçbiri. Yani insanların elektroniğe ilgisi artmış olsaydı, en azından Türkiye'de bir sürü şeyin yerli radyo, televizyon, bilgisayar... elektronik endüstrisinin gelişmesine katkısı olurdu.
Hala aynı. Hala sıkıntılar var. Şimdi mesela ithal elektronik ithalatını 30 dolara hatta 30 da değil, çok düşük bir şey miktara indirdiler, bir şey alınamıyor. Bugün o Katar uydusu için bir sistem kurmaya kalksan bir tane geniş bant kuvvetlendirici alamıyorsun mesela. Yani sipariş veremiyorsun ondan sonra Türkiye'ye girişi yasak veyahut da gümrük vergisi var. Ancak işte kaçak yollardan getirirsen birisi getirecek. Ben buraya cihaz getirdim. El koyduğu gümrük... küçücük bir cihaz. "Nesi var ki bunun el koyacak?" dedim. Yasa çıktı dediler. Aylarca uğraştım. Ondan sonra yemin ettim. "Tutun burada ben tekrardan İsveç'e gideceğim, giderken de götüreceğim" dedim. Çok uğraştırdılar ama sonunda işte aldım cihazı geriye gittim İsveç'e götürdüm.
Ama sizin şahsi cihazınız amatör olarak siz pasaportunuza kayıt ettirip girip çıkabilirsiniz.
Zaten burada ben işte bu mütekabiliyet karşılığında hani lisans alacağım zaman bir sene oyaladılar beni, bir yıl oyaladılar, iki ay geçiyor, üç ay soruyorum ne oldu diyorlar. Müdür değişti, memur değişti, o değişti,bu değişti...
Bilmedikleri için o işi yapmaya cesaret edemiyordı belki.
Bilmiyorlar. Mevzuatı bilmiyorlar. Amatör radyo nedir bilmiyorlar.
Evet anlıyorum. Ben şimdi saate bakıyorum, orada 11'i çeyrek geçiyor. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Dediğim gibi yani o zaman imkansızlıklar, kısıtlamalar, malzeme sıkıntıları, can sıkıntıları hepsi engeldi yani. Ancak tabii örneğin mors alfabesini öğrenmek için bir engel değildi bizim için. Yasak değildi sonuçta Mors öğrenmek. Okulda mors alfabesiyle kopya çektiğimi bilirim. Mors alfabesi ile kopya yazdım öğretmen okuyamasın diye. Yani ne olduğunu anlamadım ya görse de anlamaz yani [gülüyoruz] Ve çalıştım, o zaman çok çalıştım işte QSL kartı şu bu falan. Ama ne bileyim yani hep çekinerek, korkarak.
O çekinme duygusunu İsveç'te yaşadınız mı peki ?
Yok, orada öyle bir şey yok. Çok rahattım ben ne bileyim her yerde mobil çalıştım. Orada bir sıkıntı şuydu, İsveç'te başlangıçta en azından komşular TVI'dan muzdaripti. Yani televizyonda enterferans. Birazcık çıtırtı olsa hemen kapıyı çalarlardı. Neler yaptım ben engellemek için. Ama bu çok zor bir şey. Yani böyle amplifier falan hayal. Kullandım ama altüst ediyor her şeyi. Böyle zorluklar vardı. Onun dışında, hep müstakil bir evde otursam da istediğim gibi anten kursam kuralım istedim.
| Oğluyla İsveç'te, 1977. Ferdi Kınaçav arşivinden. |
Şimdi aşağı yukarı öyle bir yerdeyim. Yani bahçeme istesem direk dikerim ama aynı heves kalmadı. Bilmiyorum, hala meraklıyım, bekliyorum bakayım bir ortam oluşsun da en azından en azından dinlemek istiyorum. Bir de şu var CW dinleyip biraz zihnimi zinde tutmak için, dinleyip konuşulanları anlamak, yazmak... Biraz da zihin jimnastiği olsun diyerekten yapmak istiyorum böyle bir şey. Ses modlarını dinlemekten çok daha iyi bir şey beyin jimnastiği.